WhatsApp
Advert
Advert

2024 YILININ EKOPOLİTİK DEĞERLENDİRMESİ VE 2025 YILINA YANSIMALARI

Yayınlanma Tarihi :
author

Selami TÜTÜNCÜOĞLU

Haber Çarşı okuyucuları merhaba!

Bundan böyle siz değerli hemşehrilerimle birlikte dünyada ve ülkemizde gelişen güncel ekopolitik meseleleri hep birlikte gözden geçireceğiz ve gerek iktisadi okuryazarlık düzeyimizi, gerekse ulusal bilinç seviyemizi artıracağız.

Biliyorsunuz 2025 yılının ilk günlerindeyiz, bu nedenle bugün sizler için önce 2024 yılının dünya ekopolitiğini, daha sonra da ülkemizin ekonomisini verilerle birlikte değerlendireceğim, elbette bu gelişmelerin 2025 yılına yansımalarına da göz atacağız.

Bu yılın en önemli olayı sanırım Ortadoğu’da yaşandı; Hamas’ın İsrail’e başlattığı saldırı sonrası, İsrail’in Gazze’de Hamas’a karşı yürüttüğü savaşın tırmanarak diğer bölgelere de sıçraması senenin en önemli olayı idi. Malumunuz İsrail geçen ay sallantılı bir ateşkes sağlanana kadar Lübnan’da Hizbullah’a da savaş açtı. Ayrıca İran’a, Suriye’ye ve Yemen’e de havadan saldırılar düzenledi. Öte yandan Suriye’de isyancılar, bu ay başlattıkları harekat ile Beşar Esad’ı devirdi ve İsrail fırsattan istifade ile Suriye topraklarına girdi. Rusya’nın Ukrayna’daki savaşı ise üçüncü yılına girdi.

Bu sıcak çatışmalara rağmen 2025 yılında küresel refah üzerinde muhtemelen en büyük etkiyi yaratacak olan şey, ulusal seçimlerin rekor kırdığı 2024 yılında seçmenlerin tercihleri oldu ve çoğunlukla otoriter liderler iktidara geldi. Daha da önemlisi her söylediği ile dünyayı endişeye sevk eden, sosyopat özelliklere sahip ve işlediği bir çok suçun mahkemelere taşındığı eski ABD Başkanı Donald Trump yeniden seçildi.

Bu yıl dünyada yapılan 60’tan fazla seçimde birçok iktidar partisi kötü bir performans sergiledi, bunun en önemli nedeni ise; ülke ekonomilerinin gidişatıyla ilgili vatandaşlarda büyük bir hayal kırıklığı olması. Bu sebeple ekopolitik gidişat, küresel düzeyde her zamankinden daha belirsiz hale dönüştü. Bu belirsizliğin ana kaynağı Trump’ın Beyaz Saray’a dönüşü ve özellikle de gümrük tarifelerini yüksek düzeyde artıracağını beyan etmesi.

Hatırlarsanız Trump, seçim kampanyası sırasında ABD’ye ithal edilen tüm mallara %10-20 oranında vergi uygulamaktan ve Çin’den ithal edilen mallara en az %60 oranında gümrük vergisi getireceğini açıklamıştı. Kasım ayında kazandığı zaferin ardından, Meksika ve Kanada’ya %25 ithalat vergisi ve Çin’e ise herhangi bir ek gümrük vergisinin üzerinde %10 ek gümrük vergisi uygulayacağını açıkca deklare etti. Bununla da kalmadı; Panama’yı Panama Kanalını geri almak, Meksika’yı yasadışı göç ve uyuşturucu ticareti konularında, Danimarka'yı da kendisine bağlı özerk bölge Grönland’ı ele geçirmek maksadıyla açıkca tehdit etti ve “sırada ne var” sorusunu tüm ülkelere yönelterek gerginliği artırdı.

Trump’ın yeni gümrük vergilerinin diğer ülke ekonomilere vereceği zarar, kısmen vergilerin seviyesine bağlı olarak değişecektir. Nitekim ticaret üzerindeki kısıtlamaların ve korumacı önlemlerin büyümeye yardımcı olmadığı aşikardır. Daha yüksek gümrük vergileri, dünyanın üretim merkezi Çin’i olduğu kadar, dünyanın en büyük ekonomisi olan ABD ekonomisine de zarar verecektir. Çünkü ithal mallara uygulanacak %10’luk bir gümrük vergisi, tüketici fiyatlarını artıracak ve Amerikalıların harcamalarını azaltacak ve enflasyona da sebep olacaktır. Yüksek tüketici fiyatları nedeniyle, Fed’in enflasyonu tam da kontrol altına aldığı bir zamanda ABD’nin gayrisafi yurtiçi hasılasına 2026 yılında büyük bir darbe vurabilecektir.

ABD’nin uygulamaya koyacağı yüksek gümrük vergilerinin küresel ekonomi üzerindeki etkisi, elbette bundan etkilenen ülkelerin buna nasıl karşılık vereceğine de bağlı olacaktır, ki elbette ülkelerde ABD’den ithal edilen mallara uyguladıkları vergileri artırarak misilleme yapabileceklerdir. Sonuçta 1989 yılında Sovyet İmparatorluğunun çöküşü ile başlayan globalizm son darbeyi yiyecek, bundan en büyük zararı küresel şirketler görecektir. Bu gidişat küresel bir ticaret savaşına dönüşerek, küresel GSYH’yi %2-3 oranında düşürecek ve tüm ülkeler bundan zarar görecek ve küresel üretime vurulacak %3’lük bir darbe, dünya ekonomik büyümesinin çoğunu silecektir.

Ancak küresel devasa şirketler belirsizliği sevmezler ve Trump’a baskı yaparak daha yüksek gümrük vergilerine engel olabilirler. Ama ne olursa olsun bu tedbirler, bazı ülkeleri ve/veya sektörleri vurabileceğine dair endişeler, iş yatırımları ve dolayısıyla ABD’nin ticaret ortaklarının ekonomileri üzerindeki baskılarını artıracaktır.

Elbette bu gidişattan etkilenecek bir bölge de Avrupadır. Neticede Avrupa’nın gelecek yıllardaki büyümesi düşecektir. Dünyanın en büyük ikinci ekonomisi olan Çin içinde aynı şey söz konusudur, yüksek tarife artışlarıyla karşılaşacak olan ve zaten bunalmış olan Çin’de bu durumdan daha fazla etkilenecektir.

Trump’ın getireceğini belirttiği ithalat vergilerinin küresel ekonomiye zarar vermesinin bir başka etkisi de ABD’de ve başka ülkelerde bir enflasyon dalgasına katkıda bulunmasıdır. Trump’ın seçim kampanyası sırasında söz verdiği gibi; vergileri düşürmesi ve göçü azaltması halinde, ABD’de fiyatlar daha hızlı artacak, bu da potansiyel olarak işsizliğin ve çalışan ücretlerin artmasına yol açacaktır.

Özetle 2025’te dünyayı kaos ve durgunluk bekliyor diyebiliriz. Elbette ABD bu yıl çarpıcı siyasi değişimlere sahne olan tek ülke değil, Avrupa’nın güçlü ülkeleri de sıkıntılı bir süreçten geçiyor. Hatırlarsanız Fransa Cumhurbaşkanı Macron, yaz aylarında erken parlamento seçimi çağrısında bulunmuş ve bunun sonucunda azınlık hükümeti bu ayın başlarında düşmüştü. Paris’te açıklanan yeni kabine, hiçbir grubun net çoğunluğa sahip olmadığı bir parlamentoyla, kısa ömürlü selefi gibi ülkeyi yönetmekte zorlanacaktır. Bu durum kuşkusuz siyasi ortamı istikrarsız tutarak iş yatırımlarını ve tüketici harcamalarını azaltacaktır. Benzer şekilde, kısa bir süre öncesine kadar dünyanın üçüncü büyük ekonomisi ve AB’nin lokomotifi olan Almanya’da da gerek ekonomi, gerekse siyasi gidişat son zamanlarda oldukça sıkıntılıdır; bir çok şirket fabrikalarını kapatıp ciddi sayıda işçi çıkartırken, iktidardaki koalisyon geçen ay dağıldı ve Şubat 2025’te erken seçime gidilmesinin yolunu açtı.

Avrupanın en önemli iki ülkesinde yaşanan bu siyasi kaos, önümüzdeki yıl büyüme üzerinde baskı yaratacaktır. Kurulacak herhangi bir hükümete karşı sürekli gensoru tehdidi, kamu maliyesini düzene sokacak bir bütçenin geçirilmesinin imkansızlığı ve daha fazla seçim ihtimali, belirsizliği körükleyecektir. Bu belirsizlikler, yeni bir parlamento seçiminin yapılabileceği en erken tarih olan gelecek yılın ortasına kadar sürebilir. Özetle bu ülkelerin önümüzdeki yıllardaki kaderi, önemli ölçüde yaklaşan seçimlerin sonucuna bağlı olacaktır. Yeni hükümetlerin yatırım yapmak için daha fazla borçlanıp borçlanmayacağı ve büyümede çok ihtiyaç duyulan artışı sağlamak için yapısal reformları uygulayıp uygulamayacağı ise önemli bir sorudur, aksi takdirde durgunluk yaşanmaya devam edebilir.

Ortadoğu’nun nispeten barış ortamına doğru yönelmesi, özellikle petrol piyasası ve küresel ekonomiyi daha az etkileyecektir. Ancak bölgedeki kalıcı düşmanlıklar orta ve uzun vadede gerginliklere gebedir. Bu yıl yaşanan çatışmalar daha da yayılabilirdi, ancak Ortadoğu’da emperyal ülkeler artık bölgesel bir çatışma istemiyor, eğer böyle bir şeye açık olsalardı bunu çoktan görmüş olurduk. Nitekim petrol fiyatları 7 Ekim 2023’te Hamas’ın İsrail’e saldırmasından kısa bir süre sonra ulaştığı zirveden düşüşe geçti ve şu sıralar geçen yıl Haziran ayında görülen seviyelerde seyrediyor.

Komşumuz Suriye’ye gelince, 2011 yılında patlak veren yıkıcı iç savaştan önce bile, bu ülkenin küresel petrol üretiminde büyük bir paya sahip olmadığını biliyoruz ve çatışmaların petrol altyapısının çoğunu tahrip ettiğini de gözlüyoruz. Özetle Suriye’deki gelişmelerin küresel ekonomi üzerinde çok az etkisi olacaktır.

Rusya’nın Ukrayna’daki savaşı, Avrupa’daki doğal gaz fiyatlarını normalden çok daha yüksek tutarak, dünya ekonomisi üzerinde zaten hayli iz bıraktı. Biliyorsunuz Trump bu savaşı hızla sona erdirmek istediğini söyledi, bu durum Avrupa ülkelerini rahatlatacaktır, çözümün neye benzeyeceğinin kuşkusuz ekonomik sonuçları da olacaktır. Düzenli bir ateşkes, Avrupa’da iş dünyasının güvenini artırıp enerji fiyatlarını düşürebilir, ama düzensiz bir çöküş, bölgeye daha büyük mülteci akınlarını tetikleyebilir ve Rusya ile çatışmayı yayabilir.

Ülkemize dönersek seçimlerin son bulduğu 2023 yılına kıyasla, enflasyon ve büyüme verilerindeki gelişmenin şahsen benim beklentilerim doğrultusunda olduğunu söyleyebilirim. Nitekim iktidar sözcülerinden sürekli duymaya alıştığımız “ekonomik büyümeden taviz vermeden enflasyonu düşüreceğiz” söylemleri nerdeyse bitti. Türkiye ekonomisi 2. ve 3. çeyrekte yüzde 0,2 oranında küçüldü ve ülkemiz teknik resesyona girdi.

Son çeyrekte inşaat sektörü, deprem yapılarının yeniden inşası ile ekonomik aktiviteyi sürükleyici sektör oldu. Sanayi sektörü ise aylardır küçülüyor ve S.O.S. vermeye başladı, son çeyrekte yüzde -2,2 küçüldü. Ekim ayı sanayi üretim endeksi yüzde -3,1 olarak gerçekleşti. Yıllık bazda endeksteki değişim ise yüksek teknolojide yüzde -13.1, orta-yüksek teknolojide yüzde -6, imalatta yüzde -3.3, ara malında yüzde -2,7 ve sermaye malında ise yüzde -9,3 olarak endişe verici boyutlarda gerçekleşti. Üretimin katma değerin düştüğünü gösteren bu veriler, son çeyrek büyüme verisi açısından ekonomimizde karamsarlık yaratıyor.

Her ne kadar bizim çarşı pazarda yaşadığımızla uyumu olmasa da TÜİK’in açıkladığı resmi enflasyon, hatırlarsanız bu yıl mayıs ayında yüzde 75’e kadar yükseldi. Ama temmuz ve ağustos aylarında baz etkisiyle yüzde 51,97’e kadar geriledi. TCMB sıkı duruşunu korusa da, kamuda tasarrufun yeterince yapılmaması, enflasyonun düşmesini istemeyen grupların güçlü olması ve AYLIK bazda devam eden fiyat artışları yüzünden yüzde 2’in (gelişmiş ülkelerin YILLIK bazda % 2 olduğunu hatırlatırım!) altına gerilemediğinden kasım ayında yıllık enflasyon yüzde 47,09’da takıldı kaldı. TCMB, yüzde 38’lik yıl sonu enflasyon tahminine yanaşamadı, ama kasım ayında yıl sonu enflasyon tahminini yüzde 44’e yükseltti, bakalım bu hafta açıklanacak rakamlarla bunu daha da yükseltecek mi hep birlikte göreceğiz.

TCMB mart ayında yüzde 50 seviyesine yükselttiği ve orada sabit bıraktığı politika faizini, geçen hafta 250 baz puan indirim ile 47,5 düzeyine getirdi. Bu indirimin, bunalan işdünyası için kredi olanağı yaratması ve başta borsa olmak üzere finans dünyasının canlanması için yapıldığını biliyoruz, ancak enflasyonla mücadeleye de zarar vereceği aşikardır.

Ülkemizde tarım sektörünün gerilemesi ile gıda enflasyonu kronikleşti ve sanırım gıda ile kira alanlarındaki enflasyonun sıkı para politikasının çözeceği bir sorun olmadığı iktidarca da kabul edilmeye başlandı. TCMB para politikasının aylardır sıkı duruşu yeterli olabilecekmiş gibi, aylardır enflasyonla mücadele ediliyormuş gibi yapıldı, ama elbette sonuç alınamadı, süreç uzadıkça hemen her alandaki fiyatlamalar gerçeği yansıtmaktan uzaklaştı, toplumun değer yargıları yıprandı, artık kısa vadeli karar alanlar çoğaldı ve enflasyonun topluma bulaşıcılık etkisi arttı. Elbette alınan tedbirler enflasyon beklentilerini düşürmeye yetmiyor ve bu politikalar değişmediği sürece de yetmeyecektir.

Öte yandan TCMB politika faizini arttırırken TL’nin reel olarak değerlenmesi, döviz kurlarının TCMB ve/veya kamu bankaları kanalıyla sürekli baskılanması ile enflasyon oranı kadar artmaması, CDS primini düşürerek yabancı yatırım fonlarının carry trade operasyonları ile ilgisini ülkemize yöneltti ve dünyanın hiç bir yerinde bulamayacakları seviyede dolar bazında % 40’a varan kazanç sağlamalarının yolu açıldı.

Belkide Ekonomi Yönetiminin en başarılı olduğu alanlardan birisi KKM idi, çözülme sürecinde ve dolarizasyonu frenlemede büyük bir etkisi oldu, ancak KKM hacmi hala 1 trilyon TL’nin üzerinde. 2023 sonunda KKM dahil toplam mevduat içinde yabancı paranın payı yüzde 60’ı aşarken, son dönemde yüzde 40’lar civarına geriledi ve yüksek faiz ortamında kısmen TL’ye güven sağlandı.

Öte yandan alınan tedbirlerle Haziran ayından bu yana cari fazla veriyoruz, yıllık bazda cari açıkta gerileme kaydedildi. 2023 yılı Ocak-Ekim döneminde 36 milyar dolar olan cari açık, 2024 yılının Ocak-Ekim döneminde 3,3 milyar dolara kadar geriledi. 2022’de cari açığın neredeyse yarısı net hata ve noksan ile finanse edilmişti, yani kara para işine son verildi ve hatta kısmen döngü tersine dönmüş oldu.

2024 Ocak-Ekim döneminde dış ticaret açığı, ihracat ve ithalat rakamları ise, geçen yılın aynı dönemine göre çok iyileşmedi ama farklılaştı. 2021 son çeyrekten itibaren rekabetçi kur yaratılarak beklenen ihracat mucizesi bir türlü ortaya çıkmadı ve 2023’teki kontrollü kur sisteminin ihracat üzerinde etkisi olumsuz oldu. Üretim ve ihracat genel olarak ülkemizde ithalata dayalı olduğundan, ekonominin yavaşladığı dönemlerde ithalat ve dolayısıyla üretim de geriledi. Ocak-Ekim döneminde ihracat yüzde 3,1 oranında artarken, ithalattaki gerileme yüzde 7,2 oldu.

Bütçe görünümü ise 2024’te hiç parlak değildi. Önceki yıllarda olduğu gibi vergi adaletsizliği, bütçe açığı, kamuda tasarruf ve vergi sisteminde dolaylı vergilerin hakimiyeti bu yıl da çokca gündeme geldi, ama bir türlü adım attıracak hale dönüşemedi. 2024 yılında KDV ve ÖTV gibi dolaylı vergilerin vergi gelirleri içindeki payı yüzde 66’ya yakın gerçekleşti, yani geliri yüksek insanlar ve kurumlar bir şekilde vergi ödemekten kaçınmaya devam ettiler.

Bütçe açığı daha ilk 11 ayda 1,277 milyar TL’ye ulaştı. Büyük olasılıkla geçen yıl olduğu gibi, bu yılında son ayında kamu kurumlarına deprem ödeneği, cari transferler ve sermaye transferleri zıplayarak açık artacaktır.

Öte yandan Hazine sürekli borçlandı, bütçedeki artan borç faiz yükü ise zirveye çıktı. Değişken faizli DİBS’ler ise yüksek faiz ortamında ülkemiz için büyük bir risk oluşturuyor. Hazine’nin iç ve dış borç stokundaki artış 2024 yılında da artarak devam etti. 2024 yılında da özel sektör dış borçta öncü olmaya devam etti.

OVP’ye göre 2024 büyüme tahmini yüzde 4, enflasyon tahmini ise yüzde 41,5 idi, ama iki hedefte tutmadı ve Ekonomi Yönetimi sınıfta kaldı. Büyüme tahminleri yıl içinde hem yurt içindeki verilerde hem de uluslararası kuruluşlarca hazırlanan raporlarda düşürüldü.

Üretici ve tüketicilerin genel ekonomik duruma ilişkin değerlendirme, beklenti ve eğilimlerini gösteren Ekonomik Güven Endeksi ise 2024 yılının başında 99,4’tü, ancak yılı 97,1 seviyesinde tamamlamak üzere, yani ülkede ne üretici ne de tüketici ekonominin gidişatından memnun değil.

Çalışan ücretleri ve emekli maaşları ise açlık sınırının altında kaldı, açıklanan son asgari ücret rakamı toplumda huzursuzluğa neden oldu. İşsizlik oranları da artıyor, özellikle % 27.2’ye kadar yükselen geniş tanımlı işsizlik oranı ülkede 11 milyonun üstünde çalışabilecek insanın boşta gezdiğini bize dikte ediyor. Bozulan gelir dağılımı ise en büyük sorunların başında geliyor, son 3 yıldır yüksek enflasyona maruz kalan orta ve dar gelirli kesim büyük bir mağduriyet yaşıyor, servet transferi ile bir şekilde elinden alınan gücünün geri gelmesini bekliyor. % 20’lere varan yoksul destek programlarından istifade oranı ise, ülkemizin her geçen gün fakirleştiğine ve bu insanların çalışmadan bu desteklerle geçinmeye yöneldiğine işaret ediyor.

Sonuç olarak alınan tedbirlerle makro ekonomik göstergelerin düzeldiğini görüyoruz, ama bu tedbirler ekonomide daralmaya sebep oldu ve enflasyon beklendiği ölçüde düşmüyor, beklentiler hala hane halkı ve reel sektör açısından çok yüksek seyrediyor. Dış ticaret açığının azalması ise organik ve kalıcı değil, ithalattaki ve teknolojik yatırımlardaki ivme kaybı nedeniyle açık daralıyor. Diğer yandan ülkemiz enerjisini yoğun bir şekilde yabancı sermaye fonlarına harcıyor ve serseri paralarla iş yapan fonlara ülkemizin tasarruflarını bağışlıyor. İşsizlik ve yoksulluk arttığı gibi vergi adaletinin sağlanmasına bir türlü yanaşılmıyor ve gelir dağılımı adaletsizliğinin düzelmesi önemli boyutlara ulaşmış durumda. Yüksek enflasyonun sonucunda toplumda bir çok sosyal problemler artmaya başladı.

Görüldüğü gibi bir yıl daha geride kaldı, ama biz hala yerimizde sayıyoruz, sorunlarımız azalmadığı gibi artmaya devam ediyor, üretim ve verimliliğimizi artıracak tedbirler yeteri kadar alınmıyor. Teknoloji ağırlıklı ve katma değerli üretim modeline ve yapısal reformlara geçiş için hazırlık sürecinin zaman kaybetmeden başlaması gerekiyor, ama maalesef Ekonomi Yönetimi fon yöneticisi gibi davranıp, sürekli dış borç peşinde koşuyor, ülkemizin temel sorunlarını çözüp geleceğe daha umutla bakacağımız planlarını bir türlü göremiyor, siyasi partilerin günlük kısır atışmalarına maruz kalıyoruz!

Olumsuz gelişmelerin bir an önce değişmesi dileklerimle sizlere iyi günler diliyorum.

begendim
0
Begendim
bayildim
0
Bayildim
komik
0
Komik
begenmedim
0
Begenmedim
uzgunum
0
Uzgunum
sinirlendim
0
Sinirlendim

Yorum Gönder

Yorumlar