WhatsApp
Advert
Advert

2025 YILI EKOPOLİTİK DEĞERLENDİRMESİ VE 2026 ÖNGÖRÜLERİ

Yayınlanma Tarihi :
author

Selami TÜTÜNCÜOĞLU

2025 yılı sonuna yaklaşılırken küresel ekopolitik tablo, diplomatik temasların hız kazandığı, ancak kalıcı çözümlerin hala zor olduğu bir dengeye işaret ediyor sevgili dostlar. Rusya-Ukrayna savaşından Ortadoğu’daki kırılgan ateşkeslere, ABD-Çin rekabetinden, enerji ve ticaret hatlarının yeniden şekillenmesine kadar birçok başlıkta riskler sizlere hergün yazdığım gibi hala yüksek seyrediyor. Küresel siyasi sistem çatışmaların yayılmasını sınırlamaya çalışırken, yapısal belirsizlikler ve bölgesel krizler kırılganlığı artırıyor.

Rusya–Ukrayna savaşında malumunuz Trump’ın son dönemdeki baskılarıyla ateşkes ihtimali arttı, ancak bu yaklaşımla kalıcı barış çok zor. Diplomatik girişimlerin 2026’ya girerken devam edeceği ve sınırlı da olsa bir ivme kazanması beklenmelidir. Ancak bu çabaların kalıcı bir barış anlaşmasına dönüşme olasılığını düşük görüyorum. Bunun temel nedeni, taraflar arasındaki derin görüş ayrılıklarının sürmesidir. Özellikle toprak kontrolü, işgal altındaki bölgelerin statüsü ve güvenlik garantileri gibi kritik başlıklarda uzlaşma şu ana kadar sağlanabilmiş değil. Trump bu konuda ne Ukrayna’yı nede Avrupa ülkelerini dikkate almıyor. Bu nedenle sahada askeri tansiyonun düşmesi yerine, her iki tarafın da enerji altyapıları ve kritik tesislerini hedef alan saldırılarını yoğunlaştırması sürpriz olmayacaktır. Bu gelişmeler, ateşkes ihtimalinin kısa vadeli bir nefes alma alanı yaratsa da, stratejik düzeyde çözümden uzak olduğunu gösterdiği düşüncesindeyim. Özetle enerji piyasaları ve Avrupa güvenliği açısından riskler 2026 boyunca gündemde kalmaya devam edecek gibi görünüyor. Öbür yandan son günlerde ülkemize Rusya’dan geldiği düşünülen garip dron saldırılarının Türk-ABD ilişkilerinin gelişmesine bir reaksiyon olduğu ve S-400’lerin iadesinin dillendirildiği bir dönemde başlaması kafalarda soru işaretlerini artırıyor.

Ortadoğu’da Hamas ile İsrail arasında tesis edilmiş Gazze’deki kırılgan ateşkesin, bölgesel yayılma riski hala söz konusudur. Zorluklarla sağlanan ateşkesin genel hatlarıyla korunması gerekiyor. Ancak barışı tesis etmek için gitmesine karar verilen istikrar güçleri hala bölgeye intikal edemedi ve bölgedeki yüksek tansiyon nedeniyle ateşkesin taktik düzeyde ihlallere açık olduğu da aşikar. İsrail’in yıllardır sürdürdüğü mezalim nedeniyle, özellikle İsrail-Filistin hattında küçük ölçekli çatışmaların yeniden alevlenmesi riski bence hiç bitmeyecektir. İsrail’in bölgesel askeri faaliyetlerini genişletme girişimlerinin de sona ermediğini görüyoruz. İsrail’in; Suriye, Lübnan ve Batı Şeria’da operasyon alanını koruması ve/veya genişletmesi olası görülüyor. Öte yandan ABD’nin İran’a yönelik ekonomik baskıyı artırması bekleniyor. Yaptırımların genişlemesi; İran ekonomisi üzerindeki baskıyı derinleştirirken, Tahran’ın bölgesel vekil güçler üzerinden yanıt verme riskini de beraberinde getiriyor düşüncesindeyim. Bu gelişmelerin Ortadoğu’da zaten kırılgan olan ekopolitik dengeyi daha da hassas hale getirdiği görüşündeyim.

Hint-Pasifik alanında ise ABD-Çin dengesi aksi yönde değişim göstererek Tayvan gerilimini artırmaktadır düşüncesindeyim. ABD ile Çin arasındaki göreceli ticari ateşkes, genel istikrarı şimdilik koruyor. Ancak bu sakinlik, stratejik rekabetin sona erdiği anlamına gelmez. Çin, Tayvan’ı destekleyen bölge ülkelerine ekonomik ve ticari baskı kurmaya devam ediyor. ABD’nin Tayvan’a ve Japonya’ya yönelik ciddi seviyedeki silah satışlarını son dönemde artırması, Pekin’in askeri duruşunu daha sert hale getiriyor düşüncesindeyim. Bu durum 2026’da Tayvan Boğazı’nda gerilimin zaman zaman yükselmesine neden olabilir. Bölgedeki Çin ve Japonya arasındaki deniz ve hava sahası faaliyetlerinin artması, yanlış hesaplama riskini de beraberinde getiriyor düşüncesindeyim. Trump yönetiminin Hindistan ile kapsamlı bir ticaret anlaşması arayışını hala başaramamış olması, Kuzey Kore ile sınırlı da olsa diyalog kanallarını açma ihtimali, Washington’un Hint-Pasifik’te nüfuzunu artırma stratejisinin parçası olarak değerlendirilmelidir. Bu adımların, bölgesel ittifaklar açısından yeni dengeler yaratabileceği görüşünü benimsiyorum.

Öbür yandan küresel ticaret ve bağlantısallık kavramı yeniden şekilleniyor ve Pandemiden beri sarsılan küresel ticaret akışlarının 2025’e kıyasla 2026’da daha istikrarlı bir seyir izlemesi beklenmelidir. Trump’ın başlattığı yeni gümrük tarifeleri ve ticaret kısıtlamalarına küresel düzeyde uyum sağlanmaya başladı bile, denge yavaş yavaş oluşuyor, dolayısıyla genel olarak kısıtlamaların 2026’da azalması sürpriz olmayacaktır. Trump yönetiminin bu işi siyasi zorlamaya dönüştürmesi ile belirli ülke ve sektörleri hedef alması hala muhtemel olsa da, tarifelerde gevşeme de beklenmelidir. Buna karşın stratejik yaptırımlar gündemde kalmaya devam edecektir görüşündeyim. Özellikle ABD-Çin arasındaki nadir toprak elementleri ve ileri teknoloji alanındaki rekabet, yaptırım mekanizmalarının korunmasına yol açıyor. Bu durum elbette küresel tedarik zincirlerinin yeniden yapılandırılmasına fırsat veriyor.

Küresel enerji bağlantısallığı ile hızlanan elektrifikasyon, devasa boyuttaki yapay zeka yatırımlarının tetiklediği artan elektrik talebiyle yeniden şekilleniyor sevgili dostlar. Yenilenebilir enerji yatırımlarının hızla artması beklenirken, Trump’ın petrol şirketlerini teşvik politikalarıyla piyasalarda arz fazlası artıyor. Doğal gaz tarafında ise Avrupa’da yeni oluşan bir piyasa yapısı öne çıkıyor. Enerji güvenliği, özellikle Avrupa için jeopolitik bir öncelik olmaya devam ederken, yapay zeka destekli veri merkezlerinin artan enerji ihtiyacı, bu alanda yeni bir baskı unsuru yaratıyor.

İnsani krizler ve toplumsal hareketler ise özellikle az gelişmiş ülkelerde sessiz risk özelliğini koruyor. Afrika kıtasındaki Sudan ve Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nde insani koşulların daha da kötüleşmesi bekleniyor. Bu bölgelerde kamu gücü kapasitesinin zayıflığı ve süregelen çatışmalar, küresel gündemde yeterince yer bulmasa da, ciddi riskler barındırdığı görüşündeyim. Latin Amerika’da ise Venezuela’ya Trump’ın uyguladığı baskıya, Başkan Madura’nın Çin’den aldığı destekle karşılık vermesi, silahlı çatışma riskini yükseltiyor. ABD’nin doğrudan askeri faaliyetlerini artırması, bölgesel tansiyonu tırmandırabilir düşüncesindeyim.

Aynı zamanda gelişmiş ülkelerdeki dünya genelinde genç nüfusun öncülük ettiği protesto hareketleri, siyasi istikrarsızlık açısından önemli bir risk unsuru olmaya devam ediyor. Neoliberal politikaların sonucu ekonomik baskılar ve sosyal beklentilerin karşılanamaması, 2026’da hükümetlerle toplum arasında sert çatışmalara gebe gibi duruyor.

Sonuçta küresel ekopolitik sistem, 2026’ya girerken çatışmaların yayılmasını sınırlamaya çalışan, ancak kalıcı çözümler üretmekte zorlanan bir görünüm sergiliyor düşüncesindeyim. Diplomatik çabalar sürse de bu girişimlerin otokratik yapılarla şekillendirilmesi ve emperyal ülkelerin zorlama yöntemlerini kullanması, jeopolitik risklerin yükselmesine ve çok katmanlı hale dönüştüğü bir döneme giriliyor düşüncesindeyim. Sanırım bu tablo, hem politikacılar, hem de yatırımcılar açısından temkinli ve esnek stratejilerin önemini bir kez daha ortaya koyuyor.

2026 yılının en önemli 10 küresel riskini de izninizle sıralamak istiyorum.

İlk risk; ülkeleri veya sektörleri felce uğratacak siber saldırılar ve yapay zeka ile güçlendirilmiş sistemik siber riskin artışıdır.

2.risk yapay zekanın oltalama (phishing) içerikleri üretmesi, veri sızıntılarına ve uyum ihlallerine yol açması, gözetimsiz ve hızla yayılan generatif yapay zeka modellerinin artışıdır.

3.risk; Trump’ın iktidara gelmesi ile dikkate alınmamaya başlanan iklim krizinin etkilerinin artması, doğal afetler ve iklime bağlı ekstrem olayların yaşanmasıdır.

4.risk; yukarıda sıraladığım jeopolitik çatışmalar, ticaret savaşları, gümrük tarifeleri, yaptırımlar ve enerji çekişmeleridir.

5.risk; tedarik zincirinde oluşacak iş kesintileridir. Küresel tedarik ağlarının karmaşıklaşması ile küçük bir aksama bile küresel üretimi sekteye uğratmaktadır.

6.risk; yanlış bilgi ve dezenformasyon gelişiminin artışıdır. Deepfake videolar, manipülatif içerikler ve hızla yayılan yalan haberler küresel tehdid özelliğini artırmaktadır.

7.risk; küreselleşmenin sonuna gelinmesi ile ülke regülasyonlarının artması ve farklılaşması sonucunda ticaret kısıtlamalarının artışıdır.

8.risk; kronikleşen yüksek enflasyon (% 2 artık hedef olmaktan çıkıyor), yüksek faizler ve değişen ticaret politikaları sonucunda makroekonomik ve finansal istikrarsızlıktır.

9.risk; teknolojik yenilikler sonucunda dijitalleşme ile demografik değişim bir araya gelince kritik alanlardaki ciddi uzman açığının oluşması sonucunda ortaya çıkan yetenek kıtlığı ve beceri uyumsuzluğudur.

10.risk; birden fazla bağımsız riskin eş zamanlı ortaya çıkmasıyla çarpan etkisi yaratmasıdır. Örneğin yaşanan bir jeopolitik çatışma tedarik zincirini bozarken, aynı anda gelen bir siber saldırı uzaktan çalışan ağı hedef alabilir.

Son olarak tüm bu gelişmelerin ve öngörülerimin Türkiye ekopolitiğine etkilerine de kısaca değineyim. Bence ülkemiz yönetiminin Trump ile ilişkileri stratejik açıdan gelişirken, AB’nin savunma sanayimizden beklentileri nedeniyle Türkiye-Avrupa ülkeleri olumlaşacak, ama Rusya ve Çin’den uzaklaşacağız gibi görünmektedir. Türkiye’nin makro ekonomik tablosu ise sınırlı büyüme, kısmi oranda düşen enflasyon ve seçim dönemine kadar nispeten stabil seyretmesi beklenen döviz kuruyla devam edecektir. Bakan Şimşek’in ekonomi politikaları ile yaratılan güçlü Türk Lirası, küresel yatırımcılar için siyasi riske karşı bir sigorta aracı olarak görülmeye devam ederken carry trade kazançları devam edecek, bankacılık ve inşaat sektörünün desteklenmesi sürerken, ülkedeki gelir dağılımı adaletsizliği ve yoksullaşmaya ise tedbir alınmayacaktır. Öbür yandan Trump ile yapılan gizil anlaşma ile Suriye’nin ve Gazze’nin yeniden yapılanması sürecinde iktidara yakın şirketler için 15-20 milyar dolarlık bir hacim yaratması sürpriz olmayacaktır. Eğer başarılabilirse Zengezur Koridoru’nun açılması ve Güney Kafkaslar ticaretinin canlanması da pozitif etkiyi destekleyebilecektir. Gelişmiş ülkelerin nadir toprak elementlerine olan ilgisinin artması ve önemli bir rezervin Eskişehir’de bulunması ile savunma sanayimizin gelişme göstermesi Avrupa’nın savunma harcamalarını artırması düşünülünce, eğer doğru adımlar atılırsa önemli beklentiler olarak karşımıza çıkmaktadır.

Sonuç olarak şunları söyleyebilirim; küresel üretimin Doğu’ya doğru kaymaya devam etmesi, Çin’in ve Hindistan’ın önlenemez yükselişi; ülkemiz dahil bir çok ülkede nüfusun yaşlanması ve buna paralel işgücünde azalma; yapay zeka başta olmak üzere tekno­lojik değişimin hızındaki artış ile iş modellerinin kökten değişmeye başlaması; enerji ihtiyacındaki artış ve enerji üre­tim kompozisyonundaki değişim; tedarik zinciri yapısındaki değişim ve korumacılık önlemleri; iklim değişikliği ve çevresel sorunlar; jeopolitik gerginlikler, bölgesel ve küresel çatışmaların yarattığı göç sorunu gibi birçok mesele birbiriyle iç içe geçmiş durumdadır ve her birinin karşılıklı bir neden sonuç ilişkisi vardır. Tüm bunları birarada değerlendirerek geleceğe yönelik tedbirler almak umarım bizi idare eden yöneticilerimizin sadece zihninde değil, yaşamına da etki eder hale dönüşmüştür.

begendim
0
Begendim
bayildim
0
Bayildim
komik
0
Komik
begenmedim
0
Begenmedim
uzgunum
0
Uzgunum
sinirlendim
0
Sinirlendim

Yorum Gönder

Yorumlar