İş yaşamına 1984 yılında kamu sektöründe, 2011 yılında ise özel sektörde başladım, dolayısıyla hem kamu, hemde özel sektörü yaşama ve bazı yönlerini kıyaslama fırsatım oldu. İşe başladığım ilk yıllarda gözlemlediğim çalışma ortamları, bugünle kıyaslandığında inanın bana başka bir zamana ait gibiydi geliyor sevgili dostlar. Kamu kurumlarında ve özel işletmelerde; hem yöneticilerin veya işverenlerin, hem de çalışanların gözlerinde sanki bir heyecan vardı. İnanın iş yapma arzusu, fikir üretme isteği, emek sonucu elde edilen verilerin paylaşılması; herkes için mutluluk kaynağı olurdu, yada bana öyle gelirdi. Rekabet her alanda elbette vardı; fakat bu zarafetle, arkadaşlıkla ve insani ilişkilerle sınırlandırılır, acımasız bir hırsa dönüşmezdi veya dönüştürülmesine izin verilmezdi. Kısaca; çalışılır, sonra da emeğin hakkı doğrultusunda bir beklentiye girilir, yöneticilerin ve/veya Patronların da adalet duyguları bugünkü gibi sıradan değildi ve verimli çalışana hakkı bir şekilde teslim edilirdi.
İşverenlerin ve yöneticilerin önemli bir bölümü; Anadolu’dan gelen, o yörenin ahlak ve kültürünü taşıyan, insani değerlerini henüz yitirmemiş kişilerdi. İş başarma konusundaki istek ve adanmışlık, bazen; farkında olunmadan içselleştirilmiş bir meziyet olarak, karşımıza çıkar, günümüzde sıkça yaşandığı gibi olmaz, kişisel menfaatler çoğunlukla dikkate alınmaz, toplumsal düşünülürdü. Çalışanlar arasında; bazen, birbirinin ayağını kaydırma niyetiyle davrananlar elbette olurdu; fakat bu tür durumlar, çabucak fark edilir ve buna tevessül edenler çoğunlukla komik duruma düşer, diğerleri arasında ise gülerek anlatılan bir dedikodu malzemesi halini alırdı. İnsanların yüzlerinden bariz biçimde kızarmaları ve utanmaları görülür, niyeti temiz olanların heyecanları okunurdu; sanırım bundan 30-40 yıl önceki dönemlerde aldırmazlık, vurdumduymazlık gibi hissiyatlar; henüz fazla kök salmamıştı!
Söylenen her söz, yapılan her öneri çoğunlukla dikkate alınır ve değer görürdü. O dönemin insanında; saflık ve temiz düşünce hakimdi diye hatırlıyorum. Kurnazlık, oportünist tavırlar, sahte yaklaşımlar nadiren görülür, görülse bile; toplumun tamamında hoş karşılanmadığı için dikkate alınmazdı. İnsanlar duyarlılıkla ve kendi imkanları dahilinde yaşamaya gayret eder; istek ve beklentilerini elde ettiği kazançlarının birikimiyle ve aile ekonomisi içinde şekillendirirdi. Küçük şeylerle mutlu olmak o dönemde mümkündü, şimdiki gibi “herşeyim olsun” beklentisi yoktu, yada bana öyle geliyordu. Şakalaşmak, gülmek, mütevazı hedefleri birbiriyle paylaşmak oldukça doğaldı ve bundan kimse rahatsızlık duymazdı.
O yıllarda da ekonomik sorunlar yaşanır, hatta belki de bugünkünden daha ağır yaşardık; enflasyon ve iktisadi krizler sürekli yaşamımızda oldu, zaman zaman paramız TL’nin değeri bir gecede düşürülerek; birilerini zengin ettik, ama dengeler de kurulmaya çalışılıp krizler bugünkü gibi çok uzun sürmezdi, kısa sürede atlatırdık. Ancak, tüm bu zorluklara rağmen; çalışanların hakları şimdiki gibi açıkca gözardı edilmez, gözetilir, hiç kimse emeğinin karşılığından mahrum bırakılmazdı diye hatırlıyorum.
Çalışanlara çalıştıkları kurumlardan yiyecek, giyecek gibi ürünler hediye edilir; muhtaç durumda olanlara ise; yöneticiler tarafından gizlice yardımlar ulaştırılırdı. Yardım etmek önemli bir meziyetti; bu tür davranışlar bugünlerdeki gibi siyasi maksatlarla veya gösterişle değil; içtenlikle ve sessizce kimsenin onuruna dokunmadan yapılırdı.
Bugünse; sanırım benim gibi eskilerin kabul edeceği gibi durum oldukça farklı. Fazla üretilen ürünler, çalışanlara ya da ihtiyaç sahiplerine dağıtılmak yerine; "ürünün piyasadaki değerini düşürmesin" endişesiyle imha edilmekte malesef. Üstelik; bu ürünler sapasağlam, kusursuz ve kullanılabilir durumdayken yok ediliyor. Hatta bu imha işlemleri, kimi zaman doğrudan çalışanlara yaptırılmakta ya da taşıttırılmakta, onların duyguları ile oynanmaktadır. Ardından da zayi raporları düzenlenerek, bu kayıplar vergiden düşürülmektedir; yani hem mal israf edilmekte, hem devlet zarara sokulmakta, hem de insani ve etik değerler açıkca göz ardı edilmektedir.
Özel sektördeki ikinci işyaşamımda, sanırım 2012 yılında bizzat şahit olduğum ve beni derinden etkileyen bir olay varki, izninizle onu da sizinle paylaşmak istiyorum. Gece vardiyasında parmağını makineye kaptırdığı için çalışamaz duruma düşen gariban bir çalışanın, SGK’ya müracat ederek haklarını alamaması için kendisi üzerinde Patronun baskı kurduğunu ve bir türlü hastaneden sağlık raporu aldırmadığını, cebine konan bir miktar para ile hiçbir insani hassasiyet gözetilmeden, apar topar işten çıkarıldığına ciddi bir direnişime rağmen üzülerek tanıklık ettim. Öte yandan kamuda mesleğe ilk başladığım yıllarda, aksi bir örnekle karşılaşmıştım. Sanırım 1986 yılında, henüz mesleğimin başında iken; 60 yaşlarında Doğu kökenli bir kişi, askerlik yapmak üzere bölüğüme sevk edilmişti, sanırım o yaşa kadar kendisi tespit edilip sevk edilememiş. Kışlaya gelirken yanında yaşlı eşi ve 5 çocuğunu da sürüklemiş, Nizamiyeden bana haber verilince gittim, gördüm ve kendisiyle konuştum, içler acısı bir durumdu. Çünkü yasal mevzuat kendisine askerlik yaptırılmasını mecbur kılıyordu, öte yandan bu garibanın eşini ve küçük çocuklarını emanet edecek bir yeri yoktu. Tabur Komutanı ile konuşup eşi ve çocukları için kışla civarında bir çadır kurduk ve kendisine sağlık raporu alıp terhis edene kadar kışlada hemen herkes seferber olarak o garibanları doyurduk ve kendilerine imkanlarımız ölçüsünde sivil yaşamda işlerine yarayacak şeyler öğrettik. Özetle hiç tanımadığımız bir kişi olmasına rağmen; sıralı tüm yetkili kişiler ve kışla personeli tarafından hem kendisi, hem ailesi askeri hastanede uzun süre tedavi ettirildi, ailesine maddi manevi bir çok destek sağlandı ve ardından da aldığımız binbir dua ile kendisini terhis ettik. Bu örnek; geçmişte insanın değeriyle, bugünün maliyet odaklı bakışı arasındaki farkı, tüm çıplaklığıyla gözler önüne sermektedir düşüncesindeyim.
Günümüzde, yalnızca sağlık konusunda değil; maddi haklar konusunda da aşırı çarpıklıklar yaşandığına şahit oldum, ki bugünlerde bu olumsuz durumların arttığını dostlardan üzülerek duyuyorum. Öyle ki; çalışanlara SGK kaydı olmaksızın elden ücretler verildiği, hatta bu ücretlerin asgari ücretlerin altında olduğu, maaş artı prim dahil olacak şekilde bir ücret üzerinde mutabık kalınmasına rağmen; bu primlerin, “açıktan verilen sadaka” olarak sunulduğu; üstelik, bu sadaka için Patronlara veya ölmüş yakınlarına dua edilmesi beklentisinin açıkca bildirildiği şirketler var malesef. Bu tür yaklaşımlar; hem emeğin onurunu zedelemekte, hem de inançların istismar edildiği ucuz bir din istismarına kapı aralamaktadır. Hak edilen bir geliri sadaka gibi sunarak; sevap kazanma çabası, asla hayır olamaz, bu aslında altında tinsel menfaat beklentisi barındıran adi bir yaklaşımdır.
Oysa; bir zamanlar iş yerleri yalnızca geçim kaynağı değil; insani değerlerin, saygının, duyarlılığın ve dayanışmanın yaşandığı sosyal alanlardı düşüncesindeyim. Şimdi, bu değerlerin yerini malesef; siyasi yanaşmalar, dini görünürlük, hesaplılık ve menfaat ilişkileri almış durumda.
Sevgili dostlar farkedebileceğiniz gibi bugünkü yazımın amacı, yalnızca bir nostalji (geçmiş özlemi) dile getirmek değildi; aynı zamanda, üzülerek ve endişe ederek gözlemlediğimiz bugünü sorgulamak ve geleceğe daha insani bir perspektif sunmaktı, umarım okuyucular üzerinde bir nebze etki bırakmayı başarırım. Zira; ne üretim, ne kar/kazanç, ne de büyüme; hiçbir şey, insanın değeri ve emeğin onurundan daha önemli olamaz!
Yorumlar