WhatsApp
Advert
Advert

DÜNYA VE İNSANLIK NEREYE GİDİYOR? (SON GELİŞMELER IŞIĞINDA EKOPOLİTİK BİR UFUK TURU)

Yayınlanma Tarihi :
author

Selami TÜTÜNCÜOĞLU

Rusya’nın 2014 yılında ilhak ettiği Kırım ile yetinmeyerek bundan 3 yıl önce Ukrayna’dan daha fazla toprak talebiyle saldırı başlatması ile başlayan savaş, 1990’ların başında Sovyet İmparatorluğunun dağılması ve Soğuk Savaşın sona ermesi ile yeni dünya düzeninde ortaya çıkan boşluğun doldurulması maksadıyla çıktı ve hayli kanlı oldu. Malumunuz tarihte büyük imparatorlukların ve sistemlerin çöküşü veya gerilemesi, hep bu tür sıcak çatışmalara yol açmıştır; ki Osmanlının çöküşünün boşluğunun Ortadoğu’da hala doldurulamadığı da malumlarıdır.

ABD liderliğindeki Batı ülkeleri ile Rusya arasındaki gerilimin ana nedeni, 1990’larda Demir Perdenin yıkılması ile Rusya Federasyonu'nun nisbi zayıflığı sonucu, Batı’nın kontrolündeki NATO ve AB'nin, 1991 sonrası Doğu Avrupa'da ortaya çıkan ekopolitik boşluğu süratle doldurmasıdır. Nitekim Ruslar; kendilerine kapalı kapılar ardında verilen sözlerin tutulmadığını ve NATO Karargahı koridorlarına bir yabancı gibi alınmalarının bir kandırmacadan ibaret olduğunu ve yakınlaşmada pek işe yaramadığını anlayarak, uzun bir süre Doğu Avrupa ülkeleri ile Baltık ülkelerinin AB ve NATO üyesi haline gelmesini dikkat ve endişe ile izledikten sonra; aynı süreç sonunda Ukrayna'nın da AB ve NATO’ya alınması ciddiye bindiği zaman, önleyici bir askeri operasyona girişerek Ukrayna’yı işgale giriştiler.

Söz konusu askeri operasyon, önceleri Rusların Kiev’e kadar hızla ilerlemelerine olanak verdi ise de, Batı’nın sağladığı destek ile Ruslar yavaşlatıldı, ama yüzbinlerce kişinin hayatını kaybettiği üç yıldan beri devam eden bir yıpratma savaşına dönüştü. Saldırgan Rusya'da, olağan hayat büyük ölçüde devam ederken, başlangıçta beklendiği gibi ekonomisinde çökme yaşamadı, sağlanan Batı desteğine rağmen Ukrayna'nın ekonomik ve altyapı sisteminin ise büyük bir bölümü imha oldu.

Geçen yılın sonunda her iki taraf içinde sonuç alınamayacak bir düzeye ulaşan savaşın imdadına, Kasım 2024’de yeniden seçilen Başkan Trump yetişti. Barışı zorlayan hakem rolünü çok iyi oynayarak, Ukrayna'dan "nadir ekonomik elementler" başta olmak üzere birçok kapitülasyon elde etmeyi; Avrupa'nın ise ABD silahlı güçlerine olan bağımlılığından faydalanarak, AB’ye 10 yıllık vadede, topluluğun GSYH toplamının %4-5'i kadar,  yaklaşık 3 trilyon USD tutarında savunma harcaması yükü bırakmayı ve AB ülkelerine yüklü tutarlarda Amerikan silahları satmayı; Rusları ise Çin’den koparmayı hedefledi. Trump’ın ayrıca, NATO kartını bir tehdit olarak kullanarak, AB’yi bu yola zorlamayı düşündüğü de biliniyor.

Aslında emperyal ABD’nin ana maksadı bunlar değil, esas hedefi Çin; ve Çin-Rusya eksenini zayıflatmak ve Rusya’ya sağlayacağı barışı, bu yönde kullanmak istiyor. Bildiğiniz gibi Çin aslında bu uzun savaşın esas faydalananı oldu, ki Rusya'nın savaş sırasındaki Çin ekonomisine  bağımlılığı, Çin'e sadece ekonomik fayda sağlamadı, aynı zamanda Çin'in hayli ilgi duyduğu Sovyet ve/veya Rus askeri teknolojilerine de erişmesini sağladı. Ayrıca Çin’in, 73 yıldır NATO üyesi olan Türkiye’nin dahi üyelik müracaatı yaptığı BRICS örgütüne ciddi sayıda taraftar toplaması ABD’yi rahatsız etti.

Yürütülen bu stratejinin son basamağı, Cuma günkü Beyaz Sarayda yaşanan Zelensky’i aşağılama operasına kadar uzandı ve dünya bir anda şoka girdi. Aslında bence hiç şaşıracak bir şey yok, çünkü uzun yıllardır kapalı kapılar arkasında diplomasinin kadife eldiveni altında gizlenmiş iğrenç baskıcı yöntemler, Trump tarafından özellikle canlı yayında açıkca sergilendi! Bunun sonrasında, benim düşünceme göre Ukrayna'nın ve Avrupanın; kamuoyuna pek sızdırılmayan ABD ateşkes planını kabul etmek dışında bir seçeneği kalmamış durumda, çünkü Amerikan hava savunma sistemleri, topçu ve roketatar mühimmatı ile askeri istihbaratı olmaksızın, Ukrayna bu kadar büyük bir cepheyi, hayli aşınmış bir insan gücü ile bir ay dahi tutamaz.

Farkındaysanız Trump aslında ilkeler ve değerler yerine, kısa vadeli yüksek kazanımları uç uca ekleyen baskı yöntemlerini açıkca kullanarak bir reel politik oyun oynuyor. Yani kudretine güvenerek tarafları baskıyla kendi isteklerini kabüle zorluyor, bunu yaparken de onları beklemedikleri şekilde şaşkına çevirip ve bilindik diplomatik yöntemlerin dışına taşarak planını uygulamaya koyuyor.

Avrupa ülkeleri bu şok yaklaşımlardan oldukça şaşkın duruma düştüler. Varşova Paktı dağılıp on yıllar geçtikten sonra, sürekli kendi içlerinde konuşup durdukları, ama bir türlü hayata geçiremedikleri “ortak bir savunma stratejisi ve güçlü bir savunma sanayii” kuramamalarının bedelini ödeme zamanı sanırım geldi çattı! Trump, ayrıca Pandemiden beri bir türlü toparlanamayan ve halen durağan şekilde seyreden AB ekonomisini de gümrük tarifeleri ile tehdit ediyor ve son haftalarda İngiltere’deki altınlarını ABD’ye taşıdı.

Fakat Trump'ın eli sanıldığı kadar da güçlü değil. Çünkü ABD’de enflasyon halen % 2’nin altına düşürülemedi ve FED para politikasında Trump ile aynı fikirde değil ve sıkı duruşunu sürdürmeye niyetli. Amerikan kamu borcu ise borçlanma limitlerine dayanmış durumda, faizleri bile trilyon dolarları buluyor. Bu ekopolitik oyunun temposunun hızının artmasının esas sebebi de bu durum.

Trump’ın Cuma günkü devlet başkanını aşağılayıcı tavrı ve Ukrayna’nın doğal kaynaklarının gelirinin yarısını açıkca talep etmesi ve buna her türlü yolla zorlaması, aslında ülkesinin küresel hegemonyadaki gerilediğinin bir göstergesi. Bu yaklaşım, Ukrayna’nın ekonomik bağımsızlığını da sarsabilecek bir adım, fakat ABD’nin uluslararası sistemdeki geleneksel gücünün üç temel ayağından biri olan “etik ilkesel” üstünlüğün tamamen terk edildiğini de gösteriyor.

Diğer ayağı olan askeri üstünlüğü ise son operasyonlarda Irak, Afganistan ve Libya’daki başarısızlıklarla ciddi şekilde zedelenmişti, nitekim Ortadoğu’da yaşanan son krize direkt müdahale de bile bulunamadı, sadece müttefiki İsrail’i desteklemekle yetindi. Son ve en önemli üstünlüğü olan ekonomik üstünlük ise; 2008 küresel finans krizi ve durgun ücret artışları, enflasyonun tam olarak kontrol altına alınamaması nedeniyle ve doların küresel piyasalarda kullanımının zemin kaybetmesiyle de güç kaybetmiş durumda, nitekim bence Trump bu nedenle ABD vatandaşlarının teveccühü ile tekrar seçilebildi.

Emperyal ABD’nin tarih boyunca özgürlükler ülkesi olarak kendini tanımladığı, ancak fiiliyatta askeri müdahaleler ve ekonomik sömürgecilik uygulamalarıyla bu iddiasının zayıfladığı hepimizce biliniyordu. Şimdi de Trump’ın politikalarıyla birlikte ilkesel etik üstünlük tamamen ortadan kalkmış görünüyor, çünkü kabadayıvari davranışlar had safhaya ulaştı.

Bildiğiniz gibi ABD, 20. yüzyılda küresel liderliğini meşrulaştırmak için sıklıkla demokrasi ve özgürlük değerlerini öne çıkardı. 1. Dünya Savaşı’na katılma gerekçesi olarak Almanya’nın “medeniyet dışı” savaş yöntemleri gösterildi. II. Dünya Savaşı sırasında ise Başkan Franklin Roosevelt, ABD’nin Avrupa’da yükselen faşizme karşı demokrasiyi savunduğunu ilan etti. Soğuk Savaş sürecinde ise ABD ve Sovyetler Birliği, küresel mücadelelerini iki karşıt ideoloji üzerinden meşrulaştırdı. ABD, “özgürlük ve demokrasi” adına hareket ettiğini iddia ederken, Sovyetler Birliği “kapitalizme ve sömürgeciliğe” son vermeyi vaat edip durdular, ama her iki emperyal güçte aksine, zayıf ülkeleri sömürerek kendi çıkarları peşinde koştular.

Başkan Reagan döneminde dahi ABD’nin “savaşları sadece özgürlük ve barışı savunmak için yaptığı” iddiası komik biçimde yinelendi. Ancak bu söylemin Vietnam Savaşı, Latin Amerika’daki darbeler ve Orta Doğu’daki müdahalelerle örtüşmediğini hepimiz çok iyi biliyoruz. Nitekim Ortadoğu’daki petrol zengini krallara ve Vietnam’daki askeri diktatörlüğe verilen destek ve Latin Amerika’da diktatörlükleri destekleyen ABD politikaları, bu iddiaların gerçeği yansıtmadığını açıkca ortaya koydu.

Görüyoruz ki artık ABD, çıkarlarını ahlaki gerekçelerle süsleme ihtiyacı dahi hissetmiyor. Eski ABD Yönetiminin Gazze’deki etnik temizliğe verdiği açık destek ve Trump’ın Gazze’yi ABD toprağı yapacağı iddiası, Ukrayna’yı ekonomik bir koloniye dönüştürme girişimi, Kanada’yı ilhak etme yönündeki söylemleri, AB’yi tehdit eden yaklaşımları ABD’nin artık küresel gücünü yalnızca kaba güç üzerinden şekillendirdiğini açıkca gösteriyor.

Özellikle Avrupa’yı dışlayan bu beklenmedik durum, Avrupa’da ciddi bir kimlik krizine yol açtı. İngiltere’de ve AB ülkelerinde muhafazakâr siyasetçiler, şu sıralar Batı değerlerini savunma çağrıları yapıyorlar. Ancak, ABD’nin artık geleneksel Batı değerlerini temsil etmediği, sadece ekonomik ve siyasi çıkarları doğrultusunda hareket ettiği gerçeği bu söylemin altını boşaltıyor.

Trump’ın yürüttüğü bu stratejik yaklaşımın, uzun vadede küresel liderliğine zarar vereceğini düşünüyorum. Senelerdir Hollywood aracılığıyla “iyi adam” imajı çizilen ABD, şimdi açıkça baskıcı politikalar uygulayan bir süper güç olarak ortaya çıktı. Daha önce halk desteğini kazanmak için kullanılan demokratik söylemler ortadan kalktıkça, ABD’nin küresel gücü üzerinde rıza gösteren mekanizmalar da her geçen gün zayıflıyor. Sonuç olarak, dünya sahnesinde kendi içindeki ekonomik sorunlarla boğuşan, askeri itibarı zedelenmiş ve demokratik krizlerle sarsılan bir süper güç olarak ABD’nin düşüşü bir yanda, diğer yanda hala askeri, ekonomik ve sosyal her açıdan dünyanın en önemli gücünü elinde bulunduran bir ülke olarak tüm dikkatlerin kendi ülkesine yönelmesini sağlıyor, nitekim sosyopat Trump’ın kuşkusuz kişisel beklentisi de bu yönde!

Tekrar gündemdeki konu Ukrayna’ya dönersek; bildiğiniz gibi barış antlaşmalarının amacı mağlup edilmiş olandan, zafer kazanmış olana ekonomik değerlerin transfer edilmesidir, ki asıl kural şudur; zaferi kazanan, savaşın bedelini bir şekilde mağlup olana ödetir. Bu prensip tarih boyunca uygulanmıştır ve Ukrayna savaşının kaybedeninin ABD’nin desteğini kaybetmesiyle Ukrayna olduğu artık kuşku götürmeyecek biçimde ortadadır. Trump’ın gerek savaşın kendi ülkesindeki yaşanan ve küresel enflasyonist etkilerini azaltmak, Rusya'nın devasa hammadde ve enerji kaynaklarının ucuz fiyattan Çin ve Hindistan'a akması yerine, serbestçe kendi ülkesine akışını temin için barış girişimine başladığını biliyoruz. Trump, böyle bir arabuluculuğu önemli bir bedel karşılığı yapıyor ve Zelensky’i beklenmedik iğrenç yöntemlerle köşeye sıkıştırıyor. Sonuçta Ukrayna’nın, savaş sonrası kendi kontrolünde kalacağı bölgelerde yer alan çeşitli madenlerin ve nadir elementlerin işletim hakkını/imtiyazını ABD şirketlerine vereceği ortadadır. Ayrıca ABD’nin talep ettiği antlaşma paketinin büyüklüğü 500 milyar USD gibi çok ciddi bir düzeyde olduğunu da hatırlatırım. ABD kuşkusuz; hem savaş esnasında savunma sanayi fabrikalarını 7/24 çalıştırarak bir kazanç elde etmişti, şimdi de diğer stratejik hedeflerinin dışında bu antlaşma paketi ile beraber nadir elementler ve stratejik madenler konusunda Çin'in egemenliğini kırmayı ve savaştan ciddi bir ekonomik fayda kazanmayı hedefliyor.  

Öte yandan Avrupa'daki sağ iktidarlar ve Trump’ın açıkca desteklediği aşırı sağ partiler de savaşı bir şekilde bitirmek niyetindeler. Avrupa'nın enflasyon ve düşük büyüme sarmalından kurtulup, ekonomik ve sosyal değişime girmesi için soluk alması da şart. Ayrıca Avrupa’nın ABD, Çin ve hatta Japonya gibi ekonomik güçlere kıyasla ekonomik gücünü koruması için baştan aşağıya kendini reforme etmesi gerektiği de ortada.

Tarih sayfalarına baktığımızda görüyoruz ki; her barış antlaşmasının veya büyük güçlerin uzlaşması sonunda masada bir paylaşım vardır. Bazen bu paylaşım antlaşmaları büyük çatışmaları engeller, bazıları savaşlara ara verir, kimisi de daha büyük bir savaşın fitilini yakar. Hatırlarsanız 1919 Paris Konferansı, 2. Dünya Savaşının temelini atmıştır. 2. Dünya Savaşı sonrası imzalanan 1945 Potsdam Konferansı Soğuk Savaşı başlatmış, 1990 Moskova Antlaşması ise Soğuk Savaşı bitirip, küreselleşme çağını başlatmıştı.

Sonucu ne olursa olsun bu tür antlaşmaların imzalanması sonrası, yeni fırsatlar galip olanlar lehine doğar. Görünen o ki Ukrayna ve Rusya arasında kurulacak antlaşmada, paylaşım masasında Ukrayna'nın ekonomik ve coğrafi pastası yer alacak. Tabii burada önemli olan şey; böyle bir anlaşmanın sonrasında dünyadaki düzensizliğin ve belirsizliğin azalacağı mı, yoksa artacağımı sorusudur! Eğer jeopolitik ve ekopolitik fay hatlarında entropi artarsa, bunun tehlikeli sonucunu tahmin etmek hiçte zor değildir!

Sonuç olarak şunu söyleyebilirim; dünya bir yol ayrımındadır. Bildiğiniz gibi Trump’ın, 26 kadının tecavüz ve cinsel saldırı suçlamasına ve resmen sabıkalı birisi olmasına rağmen kazandığı seçim, yalnızca ABD için değil, dünya çapındaki aşırı sağ hareketler için de bir cesaret kaynağı oldu maalesef. Artık Elon Musk soytarısı gibi ABD’nin en güçlü yetkilileri, siyasi mitinglerde Nazi selamı veriyorlar. Aşırı sağcı gruplar, neo-Naziler, komplo teorisyenleri ve kadın düşmanı topluluklarla habire iç içe geçmiş bir ağ oluşup duruyor. Evanjelist Hristiyan milliyetçiliği giderek daha belirgin bir ideolojik çerçeveye dönüşürken, bu akımın Avrupa, Orta Doğu ve Latin Amerika’daki aşırı sağ hareketlerle paralel geliştiği de görülüyor.

Batı emperyalizmin açık desteğiyle son dönemde İsrail’le birlikte Ortadoğu’da sahnelenen tiyatro, Filistin’in yıkımıyla sonuçlanırken, Suriye'nin parçalanmasıyla stratejik öneme sahip Golan Tepeleri'nin işgalini de meşrulaştırdı. Filistinli sivillerin katledildiği sahneler artık dünya gündeminden hızla silinirken, bu vahşeti gerçekleştiren zalimler, Gazze’yi kendi toprağı yaparak yapay zeka aracılığıyla Filistin halkının kanlarıyla yıkanmış Gazze sahillerinde içkilerini yudumlamanın provalarını yapıyorlar. Bu iğrenç görüntüler, yeni dünya düzeninde insan hayatının nasıl da değersizleştirildiğini hepimizin gözüne sokuyor.

Eminim ki Trump, iktidarını korumak için bilindik yada bilinmedik her yolu deneyecektir, ki bunu ilk döneminin sonunda Senato baskını ile görmüştük. Trump’ın evangelist ve cebi dolu sağ kesimle kurduğu ittifak bunun en büyük göstergesi. Hatırlarsanız 2016’da muhafazakar bir hristiyan general olan Mike Pence’i başkan yardımcısı olarak seçmişti. Şimdi de aşırı sağcı bir hristiyan milliyetçisi olan Başkan Yardımcısı JD Vance, geçen ay Avrupayı suçlayan ifadeleri ile Münih Konferansında, Cuma günü de Oval Ofiste sahneye çıktı. Trump’ın aşırı söylemleri, yalnızca siyasi rakiplerine değil, göçmenlere, kadınlara, kimlik bunalımı yaşayan tüm insanlara yönelik de sert mesajlar içeriyor. Eski Başkan Yardımcısı Kamala Harris’e "çocuksuz kedi hanımı" diyerek onu küçümsemesi, aşırı sağın arzuladığı toplumsal düzene işaret ediyor; onlara göre “Kadınlar birey değil, yalnızca doğurganlıklarıyla var olan birer araç!”

Ancak sanırım mesele sadece Trump ile sınırlı değil. Bu yaşananlar, dünya çapında yükselen bir zihniyetin parçası. Kapitalistlerin aşırı sağı ve dinleri istismar ederek yükselişi, yalnızca bireysel hakları değil, toplumsal ilerlemeyi de tehdit ediyor. İnsan hakları, çalışanların gelir dağılımından aldıkları pay, doğanın korunması ve toplumsal cinsiyet eşitliği gibi bir çok değer, bu gerici dalganın ana hedefleri arasında yer alıyor.

Dünyanın büyük bir yol ayrımında olduğunu ifade etmiştim, benim merakım; bakalım insanoğlu bu yaşananlara sessiz kalarak primatif geriye dönüş ilkelliğine izin mi verecek, ya da bu gidişata “dur” diyerek haklar ve özgürlükler için daha güçlü bir savunma mı yapacak? Tarih sayfalarına baktığımda ümidim kırılıyor, ama umarım yanılırım ve insanlık kazanır!

begendim
0
Begendim
bayildim
0
Bayildim
komik
0
Komik
begenmedim
0
Begenmedim
uzgunum
0
Uzgunum
sinirlendim
0
Sinirlendim

Yorum Gönder

Yorumlar