WhatsApp
Advert
Advert

DÜNYADA EN BÜYÜK EKONOMİK KRİZ HANGİSİDİR VE ÜLKEMİZE ETKİSİ NE KADAR OLMUŞTUR?

Yayınlanma Tarihi :
author

Selami TÜTÜNCÜOĞLU

Dünyada yaşanan en büyük ekonomik buhran, 1929 ekonomik krizidir, yeryüzünde oluşmuş en etkili krizlerden birisidir, hatta birçok açıdan en etkili krizdir. Bu krizden en az etkilenen ülkelerden birisi Türkiye’dir, hatta Atatürk sayesinde krizi fırsata çeviren nadir ülkelerden biriyiz!

1929 Dünya Ekonomik Krizi sonrası, onun kadar etkisi olmasa da 1973‘de Petrol Krizi, 1994 Türkiye Ekonomik Krizi, 1997’de Asya Krizi, 2001‘de tekrar bir Türkiye Ekonomik Krizi, 2008‘de Küresel Ekonomik Kriz ve 2011’deki Yunan Ekonomik Krizi de önemli iktisadi buhranlar olup, 2008 krizi tüm dünyayı, diğerleri ise bölgesel olarak yaşandığı yerlere etki etmiştir.

1929 yılında, yani 96 yıl önce Ekim ayının sonlarında bir perşembe günü dünyanın gördüğü en büyük iktisadi kriz patlak vermiştir. Bu büyük krizin ana nedeni, kapitalizm uygulamalarından başka bir şey değildi, maalesef bu krizden ve kapitalizmden insanoğlu yeteri kadar ders çıkarmadığı gibi, bundan sonra da yukarıda saydığım bir çok krizle ve/veya ciddi sorunla karşı karşıya kaldı. Şimdilerde ise aynı nedenlerle yeni bir krizin yaklaşmakta olduğu sıkça konuşuluyor. 

İktisadi açıdan krizi çoğu ekonomist, ekonominin küçülmesi ile birlikte, işsizliğin artması olarak görürler, ama esasen iktisadi buhran; ekonomide aniden ve beklenmedik bir şekilde ortaya çıkan olayların, ülke ekonomisi ile maliyesini ciddi anlamda sarsacak sonuçlar ortaya çıkarmasıdır. Elbette böyle bir durum yaşandığında çoğunluk halk kitleleri için çöküş yaşanırken, bazılarına da fırsat kapıları açılmış olacaktır.

Siyasi tarih bilgisi iyi olanlar hatırlayacaktır; 1920 yılının başlarında ABD, 1. Dünya Savaşından hasarsız çıkmış tek gelişmiş ülkedir. Bunun sonucunda reel üretim hızla artmış, ücretler yükselmiş, satın alma gücü artmış, artan talep nedeniyle de ciddi bir üretim artışı yaşanmıştır. Satın alma gücü artan ve kısa sürede zenginleşen Amerikalılar, birikimlerini yüksek gelir getiren riskli finansal araçlara yatırmaya başlarlar. Kolay, hızlı ve fazla para kazanmaya başlayan bu kişiler, daha da bu işi ileriye taşıyıp, borçlanarak finansal piyasalara yönelirler. Böylece ABD halkının tasarruflarının büyük kısmı, borsalarda değerlendirilmeye başlanır. Ancak malumunuz her güzel şeyin bir sonu vardır, tatlı tatlı yemenin acı acı geğirmesi olur!

Bu büyük krizin gelişini gören ilk değerlendirme; krizden yaklaşık 2 ay önce Roger W. Babson adında bir finans uzmanından gelir. Babson; “Borsanın çökmesi kaçınılmaz ve sonuçları çok kötü olabilir, fabrikalar kapanacak insanlar işten atılacak” diye uyarır. Malumunuz vahşi kapitalizmin en önemli argümanlarından biri de; çatlak seslere fırsat vermemesi, görünen gerçeği kabul etmemesi, mevcut sistemin işleyişinin harika olduğunu topluma dayatması ve bunun aksini iddia edenleri ise, feci biçimde itibarsızlaştırmaktır. Dolayısıyla dönemin New York Borsası idarecileri ve sözcüleri, Babson’un tam aksi beyanatlarda bulunup, Babson hakkında karalayıcı yazılar yazarlar.

Ne var ki karalanan Babson’un beyanının üzerinden 49 gün geçtiği gün, 24 Ekim 1929’da kriz patlak verir ve “Kara Perşembe” yaşanır. Krizin ilk günü borsa çökmüştür ve ülkenin harcama politikalarını değiştirmeye başladığı 1933 Mart ayına kadar kriz devam eder.

Borsanın çökmesiyle, herkes elindeki finansal enstrümanları satmaya başlar, satışlar arttıkça doğal olarak hisse senetlerinin değerleri düşer. O gün borsa 4 milyar dolar değer kaybetmiş; Dow Jones Sanayi Endeksi ortalaması 380’den 230’a kadar düşmüştür.

Elbette bu çöküşten ABD ekonomisi ciddi anlamda etkilenir. Hatta tasarruflarını borsada değil de, bankalarda değerlendirenler bile parasını geri alamaz hale gelir. Çünkü bankalar da, kendilerine yatırılan kişisel mevduatlar ile, kapitalizmin korkunç sevdası olan kolay para aşkına tutulup, borsadan hisse senedi satın almışlardır, kasaları boştur! Daha da ilginci o dönem, ABD’de bankacılık yasası yoktu. Böylece 1929 yılında Kara Perşembe ile başlayan çöküş, 2 yıl içinde borsanın yüzde 90 gibi korkunç bir değer kaybetmesine yol açtı.

Aslında ortaya çıkan bu çöküş, bir neden değil sonuçtu. Borsanın çökmesinin nedeni, kapitalist sistemdi; yani “bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” anlayışı ile ABD’nin iktisadi sorunlarını gerektiğinde devlet müdahalesi ile çözmek yerine, bunu piyasa dinamikleri ile kendiliğinden çözülmesine bırakmasıydı. Özetle bu kriz, kümülatif toplam sıkıntıların patlamasından başka bir şey değildi. Sonuçta halen de hemen tüm dünyada yaşadığımız biçimde, kapitalizmin en önemli kronik sorunlarından birisi olan serbest piyasanın kendiliğinden oluşmasına eskisi kadar olmasa bile yine de izin verilmesidir.

Krizin ortaya çıkmasının temel nedenlerinden bir diğeri, ABD ekonomisinin, şu anda da devasa teknoloji firmaları yoluyla gerçekleştiği biçimde, o dönemde de kartelleşen ve tröstleşen büyük firmalara her türlü imkanın sağlanması idi. Bu şirketlerden birinin zarar görmesi, domino taşı etkisiyle, birçok küçük firmayı da etkiledi. 1929 yılında ABD’de holding sayısı 200 kadar sınırlı sayıda idi. Üretim ilişki ağının koskoca ülkede az sayıda firmaya bağlanması ve bunlardan birinin darbe yemesi, diğerlerini de aynı oranda olmasa bile büyük oranda etkiledi. 

Devlet müdahalesinin hiç olmadığı bir sistemde, her olayın kendi dinamikleriyle çözüleceği anlayışı, tüm dünyayı etkileyen bu büyük krizin patlak vermesindeki en büyük nedenlerden biridir. Sistem piyasa koşulları ile kendi kendini tamir edecek anlayışı, devlet müdahalesini de dışarıda tutmuştu. Nitekim piyasa dinamikleri, tek başına devlet müdahalesi olmadan krize yenik düştü. 

Bir diğer önemli neden, global kapitalizmin en büyük lideri ABD’nin, savaştan çıkmış diğer dünya ülkelerine borç verip, bunları geri alamaması idi. ABD, Birinci Dünya Savaşında 20 devlete borç vermişti; İngiltere, Fransa ve İtalya en çok borç alan ülkelerdi. Özellikle savaş galibi Fransa ve İngiltere, mağlup Almanya’dan aldıkları tazminatlarla borçlarını öderken, Almanya ise ABD’den aldığı kredi ile bu tazminatları zamanında ödeyerek anlamsız bir sarmal yarattı.

Diğer nedenlere gelecek olursak; ABD’de başlayan borsa spekülasyonları ve manipülasyonları da gözardı edilemez, ki bunlar şu anda da sıkça uygulanan davranışlardır. Ayrıca buğday, kauçuk, şeker, gümüş, çinko ve pamuk gibi temel tüketim mallarının aşırı üretimi de arz fazlası sorununu ortaya çıkarmıştı. Bazı iktisatçılar krize neden olarak; nüfusu azaltan göçmenlik kısıtlayıcı politikaların, konut inşaatlarındaki düşüşün, borsadaki çöküşün ardından yaşanan servet kaybının ve gümrük vergisi kanunuyla dış ticaretin çökmesini de sıralamışlardır. 

Ayrıca krizi tüm dünyaya yaygınlaştıran ve derinleştiren Birinci Dünya Savaşı’nın yıkımı ve Versailles Anlaşması ile Almanya’nın büyük tazminatlar ödemeye zorlanması gibi gelişmelerde önemli konulardı. Ki ülkelerin kendi yararlarını, başkalarının zararı pahasına, ticaret yaparak gücünü geri kazanmayı amaçlayan korumacılık politikası gütmeleri ve devalüasyon gibi uygulamalar krizi daha da derinleştirdi.

Kriz sonrası iktidarı devralan ABD Başkanı Roosevelt, “new deal” adını verdiği ve devlet müdahalesini gerektiren Keynesyen çözümleri barındıran bir kurtarma paketini uygulamaya soktu. Bu paketle devlete ekonomiye müdahale yolu açıldı ve ekonominin canlanması için kapalı Ekonomi gruplarımda daha önce detaylı olarak açıkladığım iktisat teorilerinden Keynesyen iktisadi yapısının temel dinamiği olan, arz fazlasını eritmek için toplam talebi artırma yolu seçildi. New deal paketi ile ayrıca altın/döviz kur düzenleme yetkisi devlete bırakılarak, finansal reform yapılması amaçlandı. Bunun için ABD’de ve krizden etkilenen ülkelerde, bir çok kanun değişikliğine gidilerek hala da geçerliliğini koruyan yeni kanunlar ihdas edildi.

Kriz sonrası, doğal olarak hemen tüm ülkeler kendi ekonomisini korumak için, daha fazla devlet odaklı politikalara yöneldi. Ülkemizde de benzer süreç işledi. Korumacılık ve devletçilik, 1930-1939 dönemi ekonomi politikalarının iki önemli ve belirleyici özelliği oldu. Bu sayede ilk sanayileşme hareketi başlatıldı. Böylece, büyük kriz döneminde Türkiye ekonomisi dışa kapanarak, milli sanayileşme denemesi içine girdi ve büyük oranda da başarılı oldu. Önceleri tarıma ağırlık verilirken, kriz sonrası sanayiye daha fazla ağırlık verilmeye başlandı. Özellikle Birinci İzmir İktisat Kongresinde alınan kararların da uygulanması nedeniyle, 1930-1946 dönemlerinin, devletçi yıllar olarak algılanmasının ana sebebi budur. 1929 Büyük İktisadi Buhranı sonrası klasik iktisadi akımın (kapitalizm, serbest piyasa) güven kaybetmesi ve yerine devlet müdahalesine imkan tanıyan Keynesyen düşüncenin hakim olması da, devletçilik adına önemli bir milattır.

Sonuç olarak, 1929 ekonomik krizi, yeryüzünde oluşmuş en etkili krizlerden biri, hatta birçok açıdan en etkili krizdir. Krizin yarattığı etkiler büyük oranda siyasi alana da sirayet ederek, Almanya ve İtalya’da faşizm’in, Rusya’da ise kominizm’in doğuşuna sebep olmuş, sonuçta da ülkeler 2. bir Dünya Savaşına ve sonrasında da hayli uzun ve gergin olan Soğuk Savaş dönemini yaşamak zorunda kalmıştır.

Bu krizden en az etkilenen ülkelerden biri de Türkiye’dir. Dünya ticareti içinde yeterli bir hacme sahip olmamamız, ülke içinde güçlü bir pazar yapımızın olmayışı ve daha da önemlisi üretimimizin tarıma dayalı olması, krizin etkisini olabildiğince az hissetmemizi sağlamıştır. Ancak kriz, elbette belli bir miktar ülkemizi de etkilemiştir. Krizin etkisi ülkemizde özellikle 1930’ların başında hissedilmiştir. Atatürk’ün öngörüsü ile liberal politikalar terk edilip, devlet destekli iktisat politikası uygulamaları başlatılarak, 1933 yılından itibaren ekonomik ibre yükselişe geçirilmiştir. Bu dönemde yeni vergiler ihdas edilip, bazı vergilerin kapsamı genişletilerek vergi oranları da yükseltilmiştir.

Bu krizin etkisi bazılarınca 1938 yılına kadar sürdüğü söylenmektedir. Bana göre ise etkisi, alınan tedbirlerle sonlanmış gibi görünse de, kapitalist uygulamaların benzerleri hala dünyada devam ettiği için, bu krizin hem nedeninden hem de sonuçlarından yeterli ders çıkarılmaması sebebiyle, tehlike hala tam olarak geçmiş değildir. Krizleri doğru okumak ve rasyonel şekilde anlamlandırmak, tüm ülkeler ve yöneticileri açısından en doğru yaklaşımdır. Dünya ekonomi basınında da sıklıkla ifade edilen yeni bir kriz söylentisini hafife almamak gerektiğini düşünüyorum ve bunu bertaraf etmek için; tüm krizlerin nedenlerini doğru anlamak, nedenlerini iyice saptamak, doğru ve etkili önlemler almak, ülke yönetimlerinin en önemli sorumluluklarından biridir. 

İster Türkiye’de yaşansın, ister yurtdışında, aklı başında tüm saygın ekonomistlerin, söz konusu tehlike çanlarına kulak verip, doğru tedavi yöntemlerini belirleyip uygulamaları için, ister iktidar, ister muhalefet olsun tüm siyasi elitlere alınabilecek önlemleri sürekli hatırlatmaları ve 2023 genel seçimleri öncesinden beri sıkıntıda olan ekonomimizi ayağa kaldırmaları gerekmektedir. Akademisyen ve ekonomistlerimizin, siyasileri yerinde ve zamanında uyarmak gibi çok önemli vazifeleri vardır. Öte yandan “gecikmiş müdahale, etkin müdahale değildir” sözünden hareketle, ülkesini seven her Türk vatandaşının, öncelikle kendisinin, sonra etrafındakilerin iktisadi ve ulusal bilinç düzeyini artırmak görevi gibi önemli bir vazifesi olduğu düşüncesindeyim.

begendim
0
Begendim
bayildim
0
Bayildim
komik
0
Komik
begenmedim
0
Begenmedim
uzgunum
0
Uzgunum
sinirlendim
0
Sinirlendim

Yorum Gönder

Yorumlar