Dünyada seçim ekonomisi uygulamayan sanırım hiç bir ülke yoktur. Ülkelerin iktidardaki partileri ile belediyeleri elinde bulunduran partiler, seçmenlerinden daha fazla oy alabilmek için elinde bulundurdukları kamu imkanlarından bazı avantajları, az yada çok seçmenlerine dağıtmaktadırlar. Ancak bu durum ülkemizde kronikleşmiş ve oluşan partizanlık, ekonomik anlamda ciddi kan kaybına neden olmaya başlamıştır.
Ülkemiz şu dönemde ağır bir iktisadi kriz içinde olmasa bile, son seçimler nedeniyle uygulanan ekonomik politikalar sonucunda; orta ve dar gelirli vatandaş aleyhine ciddi şekilde gelir dağılımı bozulmuş, ama öbür yandan ülke yoksullaşmış ve bu durumun devamı yönünde endişeler artmıştır.
Gelir dağılımındaki bozukluk esasen tedavi edilebilecek bir sorundur, ama ülkemizin hızla yoksullaşması sorunu kolayca çözülemez hale gelmiş ve endişe edici boyutlara ulaşmıştır.
Bir ülkede varlıklı-yoksul farkının açılması, yani gelir dağılımının bozulması, aslında ülkenin yoksullaşmasına neden olmaz ve bu siyasi bir tercihtir. Çünkü, gelir dağılımının bozulması GSYH içinde yaşanan bir servet transferidir, yani gelir ve servet el değiştirse bile ülke içinde kalır. Seçimle gelecek başka bir siyasi parti, eğer programında varsa gelir dağılımını düzeltici sosyal politikalar uygular ve zaman içinde gelir dağılımını düzeltir. Fakat bu noktada önemli bir sorunumuz var; şu anda hiç bir siyasi partinin böyle bir taahhüdü yoktur, uygulayacaklarını söyledikleri ekonomik program, şu anda uygulanan neoliberal politikalardan farklı değildir, yani siyasi tercihlerde farklılık yoktur.
Öte yandan bir ülkenin dış ekonomik ilişkilerde zemin kaybetmesi oldukça mühim bir husustur. Yani dışa bağımlı bir ülke olması nedeniyle, sürdürülebilir bir döviz ihtiyacı olan ülkemizde, farklı yollardan yurt dışına döviz çıkışının artması ve beşeri sermaye çıkışı (yani beyin ve işgücü göçü) ülkenin yoksullaşması demektir ve bu durum kolay kolay telafi edilemez. Bu nedenle Türkiye’nin en büyük ekonomik sorununun, çok hızlı yoksullaşması olduğunu değerlendiriyorum.
Ülkemizin ihracatının ithalatından daha düşük olması, yani ihtiyaç duyduğu dövizi organik biçimde temin edememesi, iktisadi anlamda cari açığı artırır ve potansiyel olarak da büyümeyi negatif etkiler. Cari açığın finansmanı, eğer doğrudan yabancı yatırım sermaye girişi ile yapılırsa, yani ülke ekonomimize iş yeri tesisi, yeni iş imkanları yaratması ve finansmanın ülkemizde dolaşımı gibi faydalar sağlarsa, kısmen sürdürülebilir. Çünkü doğrudan yabancı yatırım sermayesi, ülkemize uzun dönemli bir döviz girişini sağlar ve rezervlerimizin artmasına da sebep olur. Son dönemde ülkemizde yaşanan iktisadi ve demokratik sıkıntılar nedeniyle, ülkemize doğrudan yabancı yatırım sermayesi yeterince gelmemektedir, hatta çıkışlar artmıştır. Bu nedenle cari açığı, artık dışarıdan yüksek faizli borçla finanse ediyoruz ve ülkemizin iktisadi riski artıyor, ayrıca dış borçlanma maliyetimiz de sürekli artıyor. Bu sebeple cari açığımız bir türlü sürdürülemiyor, döviz ihtiyacımız azalmadığı için de kur şokları yaşayıp duruyoruz.
Öte yandan ne üretimimiz ne de ihracatımız cari açığımızı azaltacak düzeyde artmıyor malesef. Eğer yatırım malı ve teknoloji ithalatı için dış açık vermiş olsaydık, bu yatırımlar yakın gelecekte dış borcumuzu ödemekte etkili olurdu, ama veriler gösteriyor ki biz ne yazık ki tüketim malı ithalatı nedeniyle borçlanıp duruyoruz. Bu durum kaynak kaybına neden oluyor ve iktisadi büyümemizi engelliyor. Nitekim 2024 yılında geriledik, hatta son dönemde teknik resesyona bile girdik; bu sene de yüzde 3 dolayında düşük büyüme yaşayacağımızı öngörüyorum. Hatta bu yıl bence fert başına büyüme daha da düşük kalacaktır. Bir ekonomide gelir artışını, fert başına büyüme gösterir ve bu büyümenin düşük kalması, ekonomide tasarrufların ve servet birikiminin düşük olmasına işaret eder. Öte yandan sürekli biçimde artan dış borçlarımızı ödemek için önce gelir yaratmamız, yani üretim ve/veya verimliliğimizi artırmamız, sonra da bu geliri dövize çevirmemiz, yani ihracatımızı artırmamız gerekir.
Bunların gerçekleşmesini beklerken, son dönemde ülke içindeki portföy yatırımlarının negatif getirisi ve güven sorunu, tasarruflarımızın yurt dışına kaçmasına sebep oluyor. Yerli veya geçmişte ülkemize yatırım yapmış yabancı şirketler doğrudan yatırımlarını yavaş yavaş yurt dışına taşımaya başladılar. Bir ülkenin yurt dışına yatırım yapması aslında olumsuz bir şey değildir, ancak döviz ihtiyacı çok büyük olan bir ülke için aynı şeyi söyleyemeyiz. Örneğin Çin, Almanya, Japonya gibi ülkeler yurt dışında yatırım yapar, çünkü cari fazlası vardır, ancak ülkemiz döviz fazlası olmadığı ve pozisyon açığı olduğu için, sermaye ihraç edecek durumda değildir. Çünkü yurt dışına yatırım, ülkeden döviz çıkışı demektir.
Son resmi verilere göre 2024 yılında, bir çoğu küresel borsa yatırımlarını içeren portföy yatırımları için 9,5 milyar dolar; büyük çoğunluğu yurt dışından konut yatırımı olmak üzere doğrudan yatırımlar için 6,6 milyar dolar ve büyük çoğunluğu ülkemize giren kaçak altın ödemeleri olan net hata ve noksan kaleminden kaynağı belirsiz 12,7 milyar dolar ülkemizden çıkmıştır. Vergiden kaçmak için ülkemizden vergi cennetlerine çıkan dövizin ise haddi hesabı yoktur. Bu konuda resmi açıklama yapılmadığı için bir şey söyleyemiyoruz, ama bu rakamın 200-300 milyar doları bulduğunu iddia edenler vardır. Öte yandan bu paralardan % 30 oranında vergi alınabilmesi için, vergi cennetlerinin listesinin yayınlanması gerekiyor, ama bu konuda yıllardır adım atılmadığı gibi, ülkeden çok ciddi seviyelere ulaşmış paranın çıkışının resmi kayıtları olduğu halde, gidişleri engellenmemektedir.
Öbür yandan ülkemizden sadece beyin göçü değil, yetişmiş insan gücü çıkışı da hızlanmıştır. Bir insan yetiştirmek, onu alanında uzman yapmak, inanın bir fabrika kurmaktan daha zordur ve çok önemlidir. Hele hele çağımızda artık makineler bile ikinci planda kalmış, nitelikli insan gücü ve teknoloji daha önemli hale gelmiştir. Zaten vasıflı elemanınız olmazsa, sermayeniz de olsa fabrika kuramazsınız ve teknoloji asla üretemezsiniz. Vasıflı iş gücü yetiştirmek için gelişmiş ülkeler çok büyük kaynaklar ayırıyorlar. Bir ülkenin yetiştirdiği vasıflı insanlar; gençler, bilim insanları, hekim, mühendis vd. gibi değerleri başka ülkeye gidip, orada kalıp çalışmaya başlarsa, bu geçmişte katlanılan maliyetin heba olması demektir. Ayrıca bir ülke ancak IQ’su yüksek vasıflı insan gücünün niceliği ve niteliği oranında kalkınabilir. Bu şekildeki insanların göçüne maruz kalan bir ülke asla kalkınamaz. Yani vatandaşınızı eğitiyorsunuz, alanında uzman yapıyorsunuz, bunun için ülke kaynaklarından ciddi bir masraf yapıyorsunuz, daha sonra bu yatırımı, beyin ve işgücü göçü yoluyla başka ülkeye hediye ediyor ve o ülkeye katkı sağlıyorsunuz. Yani maliyetini siz karşılıyorsunuz, ama faydasını gelişmiş ülkeler görüyor, bu acilen önlenmesi gereken önemli bir sorundur.
Sonuç olarak maalesef ülkemizin durumu bu haldedir ve halen uygulanan ekonomik politikaların ve iktidara alternatif muhalefet partilerinin politikalarının, bu yapısal sorunları çözmeye yönelik olduğu kanaatinde değilim. Muhalefet partileri sürekli “halk yoksullaştı” diye propaganda yapıyorlar, bu doğrudur, ama bunu önleyecek politikaları üretip halkı ikna etme yöntemini kullanamadıkları için oy oranlarını da yükseltemiyorlar ve tek başına iktidarı akıllarına getirmeden, sürekli bir kaç parti birleşerek iktidar olma peşinde koşuyorlar. Öte yandan yukarıda bahsettiğim temel sorunların yeterince farkında olduklarını ve/veya önemsediklerini sanmıyorum, yani sadece vatandaş yoksullaşmıyor, ülkemiz de maalesef elindeki değerli kaynaklarını gelişmiş ülkelere transfer ederek yoksullaşıyor. Bu önemli konuları sık sık yazıyorum, ama malesef bu hususları sürekli gündeminde tutan ne bir siyasi parti, ne STK, ne de ekonomistleri göremiyorum. Toplum medya imkanları ile faiz, borsa, döviz, altın gibi günübirlik finansal enstrümanlar içine sıkıştırılıp ülkemizin geleceği konusu gözden kaçırılıyor görüşündeyim.
Sanırım bu duruma dünyada yalnızca Türkiye dayanabilirdi! Demek istediğim ve her zaman da ifade ettiğim gibi, ülkemiz sandığımızdan daha fazla kaynağa ve servete sahiptir ve siyasiler buna güvenerek ekonomiye bu kadar zarar verebiliyor görüşündeyim. Nitekim ülkemiz tasarrufları, para aktarımında bulunan varlıklı insan ve şirket sayısının 1.000’leri bulduğu ifade edilen, nerdeyse ülkemizin milli gelirinin yarısına ulaşmış milyarlarca dolar paranın vergi cennetlerine akması ile sınırlı değil. Yastık altı altın diye tabir edilen ve yaklaşık 200-300 milyar doları bulduğu tahmin edilen ve güvensizlik nedeniyle ekonomimize katkısı olmayan ciddi bir meblağ tasarrufumuz daha var. Ayrıca sizlere sürekli bahsettiğim rant ekonomisi bünyesindeki satışa hazır kilometre karelerce kamu arazisi var. Özetle ülkemiz aslında potansiyel olarak ekonomik anlamda güçlü bir ülke, ancak sorunumuz corruption’a batmış bir ülke haline dönüştüğümüz için, üretilen pastadan adil şekilde payımızı alamadığımız gibi, son dönemdeki gidişat bizi ülke olarak yoksullaştırıyor.
Bu acil konuların çözümünün Türk halkının iktisadi okuryazarlık seviyesinin yükseltilmesinde ve az gelişmişlik göstergesi olan kişisel çıkarlar peşinde koşmak yerine, toplumsal düşünmek ve ulusal bilinç düzeyinin artırılmasında görüyorum.
Yorumlar