Savaş ekonomisi dünyanın en büyük ekonomisidir. Buna bel bağlayan küresel egemen gruplar, çıkarlarına hizmet edecek şekilde dünya ticaretini dizayn etmeye çalışırlar, taraftarları ise buna yönelik çabalara destek verirler.
Bu duruma en güzel kanıt, dünya silah sanayine egemen olan şirketlerin, silah ve teçhizat sattıkları ülkelerin pekte kamuoyuna yansımayan biçimde politikacı ve bürokratları ile olan içli dışlı cıvıklaşmış ilişkileridir. Bu şirketlerin temsilcileri, silah alımına karar verici kişilerin peşinden hiç ayrılmazlar ve yaklaşma yöntemleri ise çok profesyoneldir.
Öte yandan bu durumu çok iyi bilen ve ömrü önceden belirlenmiş mal ve hizmet üreterek, önümüzdeki yıllar içinde kaç kişiye o silah/teçhizat/ürün yada hizmetlerden kaç tanesini satacağını en başından hesaplayıp, ekonomik rotasını ona göre çizen küresel şirketler de ayrı bir baş ağrısıdır. Ki bu odaklar o kadar güçlüdürler ki, ne zaman nerede nasıl bir kriz veya savaş çıkacağını öngörüp, ona göre mal ve hizmet üretirler, bu büyük şirketlerin arkasında ise kapı gibi devletler vardır. Ne yazık ki bu emperyal düzenin farkında olan o kadar az insan vardır ki, farkında olanlardan ise hemen hiç kimsenin buna ciddi bir itirazı olmaz!
Patlayan her mermi, birilerinin ticari hedefiyle ve asırlık planlar çerçevesinde gerçekleştiği için, bunlar çok önceden bu odaklarca görülebiliyor. Yani birileri ekonomik ve politik kazanç hesaplarından yola çıkarak, dünyadaki tüm kriz ve savaşları bilinçli bir şekilde dizayn ediyor ve/veya körüklüyor. Hatta terör örgütleri bunun için oluşturulup hedef ülkenin kaynaklarını tüketmek ve onu meşgul etmek için kullanılıyor. Halkları kimlik veya dini siyasetle birbirine düşüren politik iradeler de bu işte kullanılıyor. Kimin elinin kimin cebinde olduğunu tam olarak anlayamadığımız bu emperyal siyaseti, insanlığı hiçe sayarak sadece kazanç hırsının rüzgarından güç alarak, sürekli esip gürlüyor ve savaşlar gerektiği zaman kolayca çıkarılıyor ve gerektiği zaman da hemen bitiriliyor.
Bu savaşların ardındaki asıl meseleler ise hiçbir zaman çözüme kavuşturulmadan, bir sonraki çıkarlar için kullanılmak üzere rafa kaldırılıyor ve tüm gerçekliğiyle kayda geçirilmiyor. Örneğin bu günlerde hiç kimse açık açık çıkıp, İsrail’e ve destekçisi ABD’ye ya da onun hedefindeki ülkelere veya destekçilerine “Bu kirli savaşın asıl amacı nedir, madem bunu yahudi-müslüman temeline dayıyorsunuz, o zaman neden bu minvalde ittifaklar kurulmuyor” diye sormuyor bile!
Örneğin hristiyanlardan budistlere kadar tüm dinlerin, hakim oldukları geri kalmış coğrafyalardaki siyaseti biçimlendirme hırsının tehlikeleri hiç ağza alınmıyor. Öte yandan neredeyse hiç kimse savaşların bitmesi için, önce dünya çapında bir silahsızlanmanın konuşulması ve bir an önce silah fabrikalarının kapatılması gerektiğinden bahsetmiyor, aksine bir savaş çıktığında herkes konumunu hiç düşünmeden belirleyip tribünlere veryansın ediyor. Kim haklı kim haksız bu kargaşada kimse anlamıyor. Hatta o kadar hızlı biçimde taraflar konumlanıyorlar ki, neyin iyi, neyin kötü olduğu bile anlaşılamıyor; ortak hassasiyetler ve itirazlar hızla inşa ediliyor. Gecikmeksizin tanklar yola koyulmuş, füzeler havalanmış, bombalar patlamış, silahlar ateşlenmiş oluyor ve hemen herkes yaşanacak cehenneme dünden hazır hale getiriliyor.
Dünya vatandaşlarına da ölü, yaralı ve yerinden edilen insanları TV’lerde “vah vah” nidaları ile seyretmek ve savaş baronlarının dolarlarını aynı anda saymaya başlamaları kalıyor. Bununla da bitmiyor, savaşın haklılığına veya haksızlığına dair hamasi destanlar iç siyasi çıkarlar uğruna ustalıkla yazılıyor ve söyleniyor. Duygu sömürüsünden öteye geçmeyen ifadeler havalarda uçuşuyor, ama aslında hiç kimse elini kıpırdatmıyor.
Neticede savaş ekonomisinden nemalanan egemen gruplar (şirketler, siyasiler, bürokratlar vd) bunun sonuçlarını kazanç hanelerine kaydedip bir sonraki duruma hazırlanıyorlar. Bizlerde ekranların karşısına geçip, bu insanlık dışı vakaları izlemeye devam ediyoruz. Hatta öyle bir hal alıyorki; sivil insanların yaşama hakkı varmış, ama askerin böyle bir hakkı yokmuş ve insandan sayılmamasına kadar doktrine edilip aklımıza hemen yatması sağlanıyor. Mantığımız ise savaşan taraflara, aynı emperyal devletlerin silahlar satmasına hiç itiraz etmeden kabulleniveriyor. Vicdanımız bir yandan yemek yerken, bir yandan ekrandan veya sosyal medyadan insanlık dışı görüntüleri seyretmeyi bile kaldırır hale dönüşüyor.
Gece karanlığında ışıltıları ufka düşen füzelerin düştüğü yerden havalanan toz bulutları ve fışkıran alevler, etraftan bilmediğiniz dillerde atılan çığlıklar artık bir film sahnesine dönüşüyor. Eğer füze bizim için kötü olan ülkeye düşmüşse, ölen veya yaralanan masum insanları gözardı ederek, sevinç nidaları bile atılabiliyor. İyi olan ülkeye düşmüşse, içimizde asla dinmeyecek bir öfke oluşuyor, yani TV başında çekirdek çitlerken savaşı bir film gibi izleyerek bilfiil bizde yaşıyoruz.
Bu durum füze sizin şehrinizi hedefleyene, tanklar sizin ülkenize girene, ateş bizim bacanızı sarana kadar değişmiyor. O zaman da imkanı olanlar, seferler iptal edilmeden ilk uçağa atlayıp ülkesini terk ediyor, savaş uzarsa illegal yollardan kaçmayı deniyorlar. Yani o TV başında “vatan millet Sakarya” nidaları savururken, birden bire yaşlılarını, çocuklarını, parasını ve canımızı kurtarmaya yöneliyoruz. Savaşın bittiği güne kadar da başka bir ülkede yaşamanın keyfini sürdürüp, savaşın bitmesi ile ülkesine dönüp veryansın etmeye başlıyoruz.
Neticede savaş başladığında öfkelenmek yerine, zarar gören masum insanlar için üzülmediğimizi hiç düşünemiyor; savaş bittiğinde ise elimizde kalanın aslında sevinç değil, üzüntü olduğu gerçeğini zihnimize kaydetmiyoruz. Ancak savaşa dair dokunaklı bir film seyrettiğimizde ya da dramatik bir roman okuduğumuzda, savaşın hiç bir zaman kazananı olmadığını idrak ediyor, yaşadığımız hayatın gerçekle ilintisini hiçbir zaman kuramıyoruz. Bu yüzden de her savaştan sonra, bu işten korkunç boyutta kazanç sağlayan kötü insan, şirket ve ülkelere dur demek yerine, sadece kendi kendimize hayıflanıyor ve dünyanın yeniden başa döndüğünü izliyoruz.
Oysa savaşlar ilk çıktığında tüm insanları öfkelendirmek yerine gerçekten üzse, bu işin perde arkasındaki odakların peşine düşse, onları iktidar yapmasa, yeryüzünde hiç kimse bir daha bu kadar kolay savaşamaz düşüncesindeyim.
Savaşsız bir dünya umuduyla sözlerime son veriyorum.
Yorumlar