WhatsApp
Advert
Advert

ENFLASYON NEDEN BİR TÜRLÜ DÜŞMÜYOR?

Yayınlanma Tarihi :
author

Selami TÜTÜNCÜOĞLU

Hatırlarsanız Haziran 2023 genel seçimlerinden hemen sonra atanıp ekonominin dümenine geçen Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, rasyonel politikalara geri dönüş sinyali verip enflasyonla mücadelenin birinci öncelik olduğunu göreve geldiği günden beri hep söyledi ve halen de söyleyip duruyor, hatta diğer iktidar sözcüleri de bunu sürekli vurguluyorlar. Ancak aradan geçen onca zamana karşılık sözlerini tutmayarak, düşürülmesi sözü verdikleri enflasyonu aksine bir dönem artırdıklarını bile gördük, bu ayki TÜİK rakamı ile de son aya göre 5 kat arttı. Yani artık enflasyonla ciddi bir mücadele yapmadıklarını ve toplumu oyaladıklarını anlıyoruz.

Belli ki yerel seçimler dikkate alınarak bir senaryo çizilmiş; TÜİK’e dikte ettirilen ve topluma da algı yönetimiyle kabul ettirilmeye çalışılan, Türkiye’deki RESMİ enflasyonun seyri Merkez Bankasının çizdiği patikada ilerliyor, en tepe noktayı da gördüğümüz ifade ediliyor. Ama bunu ne bizim yaşadığımız çarşı pazar, ne de bağımsız akademik kuruluş Alternatif Enflasyon Hesaplama Grubu ENAG teyit ediyor, aksine yalanlıyor.

Algı yönetimiyle topluma dayatılan resmi enflasyon rakamlarının, 2023 yılının enflasyon oranları çok yüksek olduğu için, 2024 yılında baz etkisinden yararlanarak matematiksel olarak düşeceğini bilen Ekonomi Yönetimi, artık baz etkisine de itibar edemez oldu, çünkü aylık bazda fiyatların ve enflasyonun da artmaya devam edeceğini biliyor. 

Bu gerçekleri ortaya koyduktan sonra şimdi de izninizle enflasyon neden düşmüyor/düşürülmüyor, ya da enflasyonla mücadelede istenilen ölçüde başarılı olanamıyor sorusuna cevapları sıralayayım.

Hepimizin bildiği gibi Merkez Bankası çalıştığı modelde TÜİK verilerini esas alıyor. Model doğru bile olsa TÜİK‘in açıkladığı enflasyon rakamları konusunda kafalarda çok ciddi soru işaretleri var ve esasen Ekonomi Yönetimi dahil ülkede her ay açıklanan bu rakamlara kimse inanmıyor. Ayrıca TÜİK daha önce güncelleme adı altında enflasyon hesaplamasına esas madde fiyatlarının görünürlüğünü de kamuoyuna kapadı, madde fiyatlarını artık biz göremiyoruz. Eskiden bölgesel enflasyonu da bizimle paylaşırdı, böylelikle İstanbul’un enflasyonu ne olmuş, Karadeniz’in enflasyonu ne olmuş görebilirdik, bunu da artık göremiyoruz. Özetle kurum şeffaflıktan uzaklaştığı gibi DİSK’in söz konusu verileri doğru biçimde açıklanması üzerine olan mahkeme kararını da uygulamıyor, dolayısıyla talimatla veri paylaştığı kuşkularının toplumda gerçeğe dönüştüğü söylenebilir ve bu hileli veri paylaşımının ortaya çıkması durumunda, cezai sorumluluktan kaçınamayacaklarını da biliyorlar.

Öte yandan yukarıda da kısaca bahsettiğim gibi TÜİK’in açıkladığı enflasyon rakamları bizim çarşıda, pazarda gördüğümüz fiyat artışları ile hiç mi hiç uyumlu değil. Hesaplanan enflasyon farkı, sadece bizimle değil örneğin İstanbul Ticaret Odası (İTO) tarafından hesaplanan ücretliler geçinme endeksi ile de kopuk. ENAG enflasyonundan hiç bahsetmiyorum bile, çünkü onların rakamlarının yanına yaklaşmak hiç mümkün değil, çünkü fark 2 katını aşmış durumda. Bunlara rağmen kamuoyu nezdinde güvenilir olmayan rakamlara göre TCMB’nın TÜİK’i esas alarak Politika Faizini belirlemesi hiç doğru olmadığı gibi kendilerini daha da çıkmaza sokuyor. Vatandaşın neden bu kadar yüksek faiz oranlarına karşılık, TL tasarrufa yönelmiyor sorusunun cevabı da burada yatıyor, çünkü TCMB’nca belirlenmiş olan politika faizinin doğru olmadığı ve negatif reel faize devam edildiği gün gibi ortada. Bilimsel olarak bir parametreyi doğru ölçemediğinizde o işi doğru yönetemezsiniz, model doğru olsa da girdisi yanlış olunca denge fiyat doğru yerde kurulamaz!

Ülkede resmi enflasyon rakamlarına güven olmayınca, hemen herkes kendi belirlediği enflasyonunu ürettiği mal ve hizmetlerin fiyatına ekleyerek satış yapmaya başladı ve bu durum nerdeyse 3 yıldır devam ediyor. Yani fiyatlama davranışlarındaki dengesizliğin temel nedenlerinden en önemlisi, açıklanan resmi rakamlara duyulan güvensizliktir. 

Öte yandan yüksek enflasyon devlete, büyük şirketlere ve bankalara büyük gelirler ve karlılıklar sağlıyor. Doğal olarakta onlar bu ortamın devamını istiyorlar. Bizim gibi az gelişmiş ülkelerde egemen grubun kontrolünde olan bu işletmelerin, onlar için olumlu olan bir durumun tersine dönmemesi için iktidarla etkin bir işbirliği yaptığı da bilinen bir gerçek.

Ülkemiz ithalata dayalı bir ekonomi üzerine inşa edilmiştir, yani yeterli döviz olmadan ekonomi dönmüyor ve sürekli cari açık veren bir ülkeyiz. İhtiyacımız olan dövize olan talep arttığı ve bunu da yüksek faiz oranları ile temin ettiğimiz için, baskılanmış olsa bile döviz kurları sürekli artmakta, bunun artışı da otomatik olarak fiyatları ve enflasyonu artırmaktadır.

Ayrıca genel seçimler öncesi, seçimleri kazanmak için din tandansı yüksek toplumda getiri sağlayacak Nas söylemleri ile faizler düşürülüp kur ve döviz bilinçli bir şekilde patlatıldıktan ve piyasaya bolca sıcak para sürüldükten sonra bildiğimiz gibi Türkiye Ekonomi Modeli adı verilen bir model topluma dayatıldı. Bu modele kimsenin anlamayacağı ifadelerle Heterodoks denildi, başta muhalif siyasi partiler olmak üzere toplum ters köşe oldu, işin aslı (yani servet transferi) anlaşılana kadar da seçim kazanıldı. Ama bu arada zaten yaralı olan ekonomiye büyük bir zarar verildi. Bu zararın etkilerini kısa zamanda giderebilmek çok kolay değil maalesef. Altüst olan bir yapıyı yeniden inşa etmek çok ciddi emek ve zaman gerektiriyor.

Başlangıcında çok az insanın ne yapılmaya çalışıldığını anlayabildiği Türkiye Ekonomi Modeli ile çok büyük bir kaynak ve servet transferi yaşandı. Toplumun özellikle orta gelirli kesiminden toplumun en zengin ve kısmen de gelir düzeyi düşük grubuna kaynak aktarımı oldu. Nitekim TÜİK’in bu rakamları da net biçimde vermeyeceğini bilsek te, kurumun Gelir Dağılım İstatistiklerini inceleyince zaten bildiğimiz birçok şeyi bu kez rakamsal olarak da görme imkanına kavuştuk. Bu verileri incelediğimizde toplumun en düşük gelirine sahip (ilk %20) grubunun toplam gelirden aldığı payın %5,9’a kadar gerilediğini, fakat toplumun en yüksek gelir grubuna sahip olan (son %20) kısmının ise toplam gelirden aldığı payın %46,7’den %49,8’e yükseldiğini, orta gelir grubunun ise gittikçe yok olduğunu gördük. 

Öte yandan “Ekonomi kötü diyorlar, ama bütün restoranlar tıklım tıklım dolu, alışveriş merkezleri de dolu, herkes yiyor, içiyor” diye hep kendi kendimize soruyoruz ya, işte bu sorunun cevabı da bu istatistiklerde yatıyor. Türkiye nüfusunu yaklaşık 85 milyon olarak esas aldığımızda, bu nüfusun %10’u 8,5 milyon kişi, %20 ise 17 milyon kişi demek, yani bu kitle nüfus olarak hiçte az değil ve bizler etrafta bunları görerek yanılgıya düşüyoruz. Bir çok yerde gördüğümüz restoranları dolduran, alışveriş merkezlerine akın eden grup çoğunlukla bu kişiler. Bu insanlar çok rahat bir şekilde fiyatların düzeyine hiç göz atmadan harcama yapabiliyorlar. Çünkü uygulanan ekonomi politikaları sayesinde ciddi şekilde zenginleştiler. Fiyat artırma gücü olan iş dünyası ise, toplumdaki yüksek talep nedeniyle istedikleri fiyatı kolayca mal ve hizmetlere koyuyorlar, böylece fiyatlama davranışları da alt üst olmuş durumda.

Ayrıca iktidar piyasaya sürdüğü bol sıcak parayı piyasadan hala tam olarak çekmiş değil, ekonomik büyümeden taviz vermiyor, bankalar kanalıyla bazı sektörlere kredi vermeye devam ediyor, yani insanların cebinde hala para var ve borç harçta olsa alışveriş yapabiliyor, en azından gıda harcamalarını kesmiş değil. Karşılıksız basılan bu sıcak para da enflasyonun duraklamasına izin vermiyor.

Bildiğiniz gibi sadece Merkez Bankası üzerinden yürüyen bir Enflasyonla Mücadele Programımız var, daha doğrusu Merkez Bankası enflasyonla mücadelede tek başına, çünkü hükümet bu konudaki mücadele için hemen hiç adım atmıyor. Örneğin iktidar devasa bütçe açığını kapatmak için kamu zamlarını Merkez Bankasının enflasyon hedefinin çok üzerinde yapıyor. Ayrıca enflasyonla mücadele için TCMB Para Politikasına destek bir Maliye Politikası hala yok, sözde açıklanan bir tasarruf programından bahsediliyor, ama onun da güdük bir şey kaldığı aşikar. Yani iktidarın tasarruf etmeye pek niyetinin olduğunu söylemek mümkün değil. Örneğin ilk etapta İçişleri Bakanlığı’ndan ‘Kamuda Tasarruf Tedbirleri’ ne istinaden sosyal medya hesabından yapılan açıklamada, İçişleri Bakanının araçları da dahil olmak üzere Bakan Yardımcılarının koruma araç ve koruma polis sayıları azaltıldı. Bunları tasarruf tedbirleri adına bir eylem olarak kabul etmek komedidir! Tasarruf tedbirleri her zamanki gibi yine birkaç araba kullanmamaya ve A4 kağıt kullanımına indirgenmiş durumda, dolayısıyla toplumda enflasyonun düşeceği algısı oluşmuş durumda değil.

Kamunun tasarrufa yönelmemesi ve Para Politikasına desteğin nerdeyse hiç olmaması Merkez Bankasını bu konuda tek başına bırakmış durumdadır. Tek başına kalan Merkez Bankasının da kamuoyunu, enflasyonun düşeceğine dair inandırması mümkün değildir. Çünkü enflasyonla mücadele başta siyasilerin topluma etkin ve inandırıcı tasarruf tedbirleri ile örnek olması sonrası tüm toplum kesimlerinin eşit ve adil düzeyde acı reçeteyi içmesi ile başarılabilir. Bu bedeli sadece yoksullaşmış halk kitlelerine yükleyerek başarılamaz! 

Diğer yandan enflasyonu düşüreceğim sloganı ile toplumu oyalayan Ekonomi Yönetiminin dışarıdan döviz bulacağım şartlanması ile onların istediği şartları oluşturup (döviz kurlarının artışının/oynaklığının son bulması) ülkemizi yabancı aç kurtların eline bıraktığını gözlüyoruz. Size bunu kanıtlayan bariz bir örnek vermek istiyorum. Bugün ülkemizdeki bir kamu bankasına gidip 20 milyon TL'ye yaklaşık 45 günde ne kadar faiz alabileceğinizi sorun, ben sordum; yaklaşık 1 milyon TL faiz veriyorlar. Yani bir yabancı yatırımcı ülkeye gelip 620.000 dolarını (20 milyon TL) bozdurup TL alsa veya yerli yatırımcı ucuz dolar kredisi alıp bunu TL’ye çevirip, bir kamu bankasına yatırsa 45 gün sonra eğer döviz kuru hiç yükselmezse 31.000 dolar aylık faiz alacak demektir, hadi biraz kur yükseldi 30 bin dolar alacaktır. Dünyanın hemen hiç bir yerinde böyle bir kazanç yok, örneğin ABD’de 620 bin dolara ancak yıllık 25-30 bin dolar, 45 günlük ise 3.690 dolar kadar faiz getirisi alabilirsiniz. Özetle ülkemiz şu anda ortalama 8-10 katı daha fazla faiz veriyor ve döviz baskılandığı sürece de bu devam edecek. Siz işinsanı veya finansal şirket yöneticisi olsanız ABD ya da diğer Avrupa ülkelerinden veya Türkiye’den 45 günlük dolar borç alıp, Türkiye'deki kamu bankalarına faize yatırım yapmazmısınız, böyle bir soygun düzeni nerede var! Yani ülkemiz kaynakları yabancı aç kurtlar tarafından sömürülmeye devam ediyor ve bunların sonucunda ülkemizde enflasyonun düşüş trendine girmesi beklenemez.

Tüm bunlardan hareketle ülkemizin kronik sorunu enflasyonun sürekli beyanat vererek ve toplumda algı yaratarak çözülmesi, özetle uygulanan bu politikalarla mümkün değildir ve kanaatimce iktidarın böyle bir amacı da yoktur, tahminime göre seçime kadar % 20 seviyelerine düşürmeyi ve bunu bir başarı hikayesi olarak topluma lanse etmeyi hedeflemektedirler. Dolayısıyla dostlara tavsiyem; bu minvalde hareket etmeleri yönünde olacaktır.

begendim
1
Begendim
bayildim
0
Bayildim
komik
0
Komik
begenmedim
0
Begenmedim
uzgunum
0
Uzgunum
sinirlendim
0
Sinirlendim

Yorum Gönder

Yorumlar