2023 genel seçimlerinden sonra yeni ekonomi yönetimi ile birlikte tornistan yapılarak uygulanan sıkı para politikalarının, başta enflasyon olmak üzere ekonomik büyüme, işsizlik, gelir dağılımı ve yoksullaşma üzerindeki
etkilerini hatırlarsanız daha önce incelemiştim.
Anımsayabileceğiniz gibi Eylül 2021 ile Haziran 2023 tarihleri arasında uygulanan gevşek para politikası ile, yani faizlerin peyderpey düşürülmesi ile piyasaya bol ve ucuz kredi pompalanması sonucu, resmi enflasyon % 85'in, dolar kuru ise 27 TL'nin
üzerine çıkmıştı. Seçimlerden sonra, yani Haziran 2023 tarihinden itibaren ise, ekonomi yönetimine daha yetkin kişiler getirilmesine rağmen, faiz oranları yavaş yavaş yükseltilerek uygulanan sıkı para ve kredi politikası ile enflasyonla mücadele başlatıldığı ilan
edilmiş olsa bile, ciddi bir mücadele başlatılmadı ve resmi enflasyon hala % 30’ların üzerindedir.
Nitekim TÜİK tarafından geçtiğimiz hafta açıklanan resmi enflasyonu, yüzde 32.37 olarak açıklandı, ENAG’a göre ise enflasyon oranı yüzde 55.38, çarşı pazarda ise çok daha yüksek. Yani yeni ekonomi yönetimince uygulandığı ifade edilen sıkı para politikasına rağmen enflasyondaki artış hala sürüyor. Sonuçta uygulanan politikalarla enflasyon düşürülemediği gibi halkı iyice yoksullaştırdı ve gelir dağılımı adaletsizliğini daha da artırdı. Ayrıca ekonomik durgunluğun neden olduğu icra ve iflaslarla birlikte işsizlik gibi daha önemli sıkıntılarla karşılaşıp, bu zamana kadar çektiğiniz sıkıntıların daha da fazlasını çekmeye başladık.
Serbest piyasa ekonomisinde karar vericilerin enflasyonla mücadelede elinde sadece para politikası, yani faiz aracı yok, aynı zamanda vergiler ve kamu harcamaları gibi maliye politikası araçları da vardır ve esasen bu iki politika birlikte uygulanır. Bir ülkede yüksek enflasyon varsa, bunu düşürmek için para politikasının sıkılaştırıldığı bir dönemde, maliye politikasının da
sıkılaştırılması doğal bir beklentidir. Bilimsel olarak enflasyonist baskıların kalıcı olarak azaldığına dair açık işaretler oluşana kadar, sıkı para politikasının sürdürülmesi ve maliye politikasının da para politikası ile uyumlu bir biçimde sıkılaştırılması gerekir. Bu politikaların uygulanması sonucunda ise ekonomik büyüme oranları doğal olarak düşer. Ancak iktidar maliye politikasını bir türlü tam olarak uygulamıyor, kısmen uyguluyor ve bunun sonucunda enflasyon hızı düşmediği gibi ekonomi tam olarak soğumadığı için ülkemizde ekonomik büyüme rakamları da düşmüyor.
Halbuki açıklanan 2024-2026 yıllarını kapsayan OVP’de sıkı para politikasının yanı sıra sıkı maliye politikalarının
da uygulanacağına vurgu yapılmıştı. Öte yandan Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, "yapısal" reformların hayata geçirilmesi ile uyumlu biçimde uygulanacak olan ekonomik programın üç temel ayağını; mali disiplinin yeniden tesis edilmesi (yani deprem etkisi hariç, bütçe açığının Maastricht kriterleri ile uyumlu (kamu açıklarının gayri safi yurtiçi hasılalarına oranının
yüzde 3'ü aşmaması) bir seviyeye çekilmesi); enflasyonun orta vadede tek haneye düşürülmesi için kademeli parasal sıkılaştırma (yani faiz artırımı); ve enflasyon hedefi ile uyumlu gelirler politikası olarak açıklamış ve kemer sıkma anlamına gelen sıkı maliye
ve gelirler politikasının mesajını vermişti.
Gerek OVP'de, gerekse de Bakan Şimşek'in açıklamalarında hangi tür kamu harcamalarının kısılacağının ve hangi kesimlerin vergi yükünün ağırlaştırılacağının ayrıntıları ise belirtilmemişti. Ancak biz şu ana kadar ki uygulamalardan memur ve emeklilerin
ücret artışlarına dönük kamu harcamalarının kısılacağını ve halkın üzerindeki vergi yükünün artırılacağını rahatlıkla söyleyebiliriz. Çünkü kamu çalışanları ve özellikle emeklilerin ücretleri enflasyonun hayli altında kaldığı halde “maalesef bütçemiz buna müsait
değil” bahanelerini sıkca duyuyor, ayrıca yüksek karlılık sergileyen şirketler için kurumlar vergisi oranlarına dokunulmazken, zaten
enflasyonla gelir ve servetleri eriyen halktan toplanan dolaylı vergilerde sürekli bir artış gözlemliyoruz. Bu davranışlardan yola çıkarak gelirler politikasından kastettiklerinin ise, çalışan ve emekli ücretlerinin, enflasyonu düşürme bahanesiyle talebin kısılması
ihtiyacı gerekçe gösterilerek baskılanacağı olduğu aşikardır.
İktisadi anlamda sıkı maliye politikası derken sırasıyla; vergi oranlarının artırılması ile ekonomiden devlete daha fazla nakit kaynak aktarılmasını, böylece ekonomik faaliyetlerin daraltılmasını, buna karşılık kamu harcamalarının kısılmasıyla ekonomiye daha az kaynak aktararak toplam harcamaları ve toplam talebi düşürerek, hem enflasyonun hem de ekonomik büyüme hızının
düşürülmesi anlaşılır. Bu politikayı da iktidar hakkıyla uygulamamış; yüksek enflasyon altında aşırı ısınmış
ekonomimizin, sıkı maliye politikaları ile toplam talep azaltılarak enflasyonun düşürülmesi ve ekonominin yumuşak bir inişle soğutulmasını sağlayamamıştır. Eğer uygulansa idi, bunun sonucunda anti enflasyonist bir politika aracı olarak kamu harcamalarındaki azalma, vergi oranının büyüklüğüne bağlı olarak enflasyonu düşürür, ama milli geliri de azaltırdı. Böylece, yüksek enflasyon altında aşırı ısınmış ekonomide arz ve talep milli hasıla düzeyinde dengede iken, sıkı/daraltıcı maliye politikası ile enflasyon düzeyi geriletilirdi. Ancak
enflasyondaki bu gerilemenin faturası, milli gelirin belli bir düzeye kadar düşmesi olarak karşımıza çıkar, bu da işsizliği artırırdı.
Kısaca, ekonomiye olan güvensizliğin yüksek olduğu bir ortamda sıkı para politikaları biçiminde para arzının daraltıldığı, yani sıcak paranın piyasadan çekilerek faizlerin yükseltildiği bir durumda, vergi oranlarını artırmak ve kamu harcamalarını azaltmak
biçimindeki uygulanan sıkı maliye politikası enflasyonun düşürülmesine katkı sağlarken, ekonomik büyümeyi daha da yavaşlatır, ekonomiyi durgunluğa sokar ve işsizliği ve dolayısıyla yoksulluğu daha da artırır.
Dünyada geçmiş örneklerden de görülebileceği gibi, şu anda ülkemizde uygulandığı gibi sadece sıkı para politikası ile enflasyonla mücadele edilemez. Bunun temel nedeni merkez bankası yönetimlerinin neredeyse yalnızca tek bir araca, yani faiz
oranına güvenmesidir. Oysa faiz oranlarının yükseltilmesi kalkınmacı ve çevreci kamusal yatırımları caydırdığı gibi, tüketicilerin, şirketlerin ve kamunun borç geri ödemelerini zorlaştırır ve yeni borçlanmayı daha pahalı hale getirir.
Ayrıca faiz oranlarındaki yükseliş ekonomik büyümenin yavaşlamasına ve durgunluğa yol açar, işsizlik ve yoksulluk artar ve ücretler üzerindeki baskıyı yoğunlaştırır. Bu yüzden de emeği ile yaşamını sürdürenler açısından sıkı para politikaları, yüksek enflasyon kadar zararlıdır. Nitekim ülkemizde şu anda bu durum yaşanmaktadır.
Ekonomideki sorunların çözümünde emekten yana taraf olanların sadece yüksek faiz oranlarına karşı çıkması yeterli değildir. Bunun yerine enflasyonun düşürülmesinde sıkı para politikası yerine emekten yana bir maliye ve gelir politikasına ağırlık verilmeli
ve aynı zamanda düşük işsizlik, yeni kamusal yatırımlar, yaşanabilir ücretler ve adil bir gelir ve servet dağılımı hedeflenmelidir. Yüksek enflasyondan istifade ile aşırı kar’lar sonucu edinilen haksız servet üzerinden alınacak yeni vergilerle enflasyonun düşük
gelirli haneler üzerindeki olumsuz etkisi yumuşatılmalıdır. İktidarın şu anki tutumuna göre ise, böyle bir siyasi tercihi yoktur. Gelir dağılımı eşitsizliğinin ve yoksulluğun giderilmesi gibi bir hedef ve çalışması da maalesef yoktur. Bu yüzden de sıkı para ve bunu tamamlayan
sıkı maliye politikalarıyla artacak olan eşitsizlikler ve yoksulluk zaman içinde sineye çekilmeli algısı üzerinden yürünmektedir. Zaten iktidar yakın zamana kadar, düşük faiz politikalarıyla enflasyonu bilerek isteyerek yükseltirken, ortaya çıkan hayat pahalılığı
ve yoksullukla "yoksullar cennete giderler" türünden dini algı çabaları dışında, gerçek anlamda bir şeyle mücadele ettiklerine de tanık olmadık. Çalışan ücretlerinin en azından enflasyon kadar artırılması önerisi ise, emekçinin cebindeki para enflasyonun nedeni olarak görüldüğü için, kabul görmedi ve bence kapitalist sisteme göbekten bağlı hemen tüm siyasi partilerce de görmeyecektir. Çünkü enflasyonla mücadele yöntemleri konusunda ülkemizdeki siyasi partilerin yaklaşımlarında özde bir farklılık
yoktur. Hatta dünya da bile bu farkı görmek mümkün değildir, bu konuda neo liberaller daha "şahin", devletin ekonomiye müdahalesine sıcak bakan Keynesyen yanlıları ise daha "güvercin" bir tavır içindedirler. Her iki taraf da enflasyonu düşürmek için faiz oranlarının yükseltilmesi gerektiği konusunda hemfikirler, sadece faizlerin hangi sertlikte ve ne kadar süreyle artırılması gibi konularda ayrışıyorlar.
Bence her iki yaklaşımında sistematik olarak kapitalizmi veri olarak kabul etmeleri nedeniyle, enflasyona bakışı sorunludur, ama Keynesyen taraftarları enflasyonu düşürebilmek için ekonomiyi durgunluğa sokmanın, "kurtarmaya çalışılan hastayı öldürmekle aynı şey" olduğuna inandıkları için haklıdırlar. Ancak her iki yaklaşımın da ortak noktası, enflasyonla mücadelenin faturasının emekçilere kesilmesi gerekliliğine inanmış olmalarıdır. Toplam talebi kısmak için emekçinin cebindeki paraya göz dikerek, bu paraya hem faiz hem de vergilerle el koyarak enflasyonu düşürmeyi hedeflemektedirler, sadece bunun yollarının neler olabileceği konusunda farklılaşıyorlar.
Ancak enflasyonla mücadelede maliye politikalarına ağırlık verilmesi gerektiğini savunan karma ekonomiyi savunan Keynesyen taraftarları, tam istihdam ve ekonomik istikrarın esas olarak maliye politikası, yani kamu harcamalarının azaltılması ve vergilerdeki değişiklikler ve nihayetinde yatırım sürecini halka dönük hale getirme yoluyla sağlanabileceğini öne sürmektedirler ve
daha büyük bir kamu sektörü ve daha müdahaleci bir devlet ile bu sorunun üzerinden geleceklerine inanmaktadırlar. Bu yaklaşımın en azından enflasyonla mücadele sürecinde kısa süreli uygulanması bence daha adaletlidir.
Enflasyonun kontrolü sadece maliye ve para politikaları yoluyla değil, aynı zamanda kamu kredi dağıtım ve gerektiğinde reddetme sisteminin devreye alınması yoluyla da gerçekleştirilebilir. Böylelikle yatırımın, üretimin ve istihdamın güçlü spekülatör
davranışlarından büyük ölçüde yalıtılması sağlanabilir. Ancak tahmin edebileceğiniz gibi kapitalist düşünceye sahip iktisatçılar ve politikacılar bu tür kamu müdahalelerine sıcak bakmazlar.
Ne olursa olsun enflasyonla mücadelede eğer mutlaka sıkı maliye politikalarına başvurulacaksa, ağırlık yüksek enflasyon
ortamında semizleşen varlıklı kişi ve kurumların daha ağır vergilendirilmesi biçimindeki vergilere ve toplum için yararlı olmayan hemen tüm kamu harcamalarının kısılmasına verilmelidir. Böylelikle OVP'de de devasa boyutlara çıkacağı öngörülen bütçe açıkları ciddi biçimde azaltabilirir, ayrıca toplam talebin azımsanamayacak bir parçasını oluşturan sermaye kesiminin
vergilendirilmesi ile ve agresif dış politika sonucu yaratılan aşırı güvenlik harcamalarının kısılarak bunların enflasyonist etkileriyle baş edebilmek mümkün olabilecektir.
Faiz oranı daha fazla yükseltilmeden, adil vergilendirme ve kamu harcamalarının azaltılmasıyla enflasyonu kontrol etme yoluna gidilebilir. Bir başka deyişle, toplam harcamaları kontrol etmek için faiz oranlarını artırmak yerine, yüksek enflasyon ortamında gelir ve servetlerinde ciddi artış gösterenlere gelir ve servet vergisi gibi vergiler düşünülmelidir. Ayrıca büyük ölçüde halk
tarafından ödenen KDV ve ÖTV yerine, lüks mallar veya gereksiz yere yüksek karbon ayak izine sahip ürünleri hedefleyen tüketim vergileri salınmalıdır.
Elbette iktidarın bunu yapması beklenmemelidir, nitekim iktidar sözcülerinin bu yaklaşımdan uzak durduğu defalarca deklare edilmiştir. Bu nedenle daha önce de önerdiğim gibi bunun tersi polikaların varlığı öne
sürülüp, çeşitli saygın ekonomist ve STK’lardan faydalanarak iktidar üzerinde baskı unsuru oluşturulabilir.
Enflasyonu düşürmek maksadıyla ücretleri baskılamak için sıkı para politikaları, yani yüksek faiz oranları uygulamak yerine, geçtiğimiz yıllarda net karlılıklarını yüzde 100’lerin üzerine kadar artırmış olan banka ve büyük şirketlerden, aşırı kar vergisi; çok varlıklı kimselerden artan oranlı bir servet vergisi alınması gündeme getirilmelidir. Çünkü son 2 yılda bu kesime ciddi bir servet transferi yapılmıştır.
Daha fazla faiz artırımı sonucunda durgunluk, icra/iflaslar ve kitlesel işsizlik yaratmak yerine, emeği ile yaşamını sürdüren çoğunluğu gözardı etmeyen uygulamalar düşünülmek zorundadır.
Avrupa’da 2. Dünya Savaşı öncesindeki gibi, yüksek enflasyonun eşlik ettiği yüksek işsizlik aşırı uçların yükselişini ve
otoriterleşmenin tırmanışını hızlandırabilir, ki böyle bir gelişme muhalefetinde iyice zayıfladığı bir ortamda iktidarın ekmeğine yağ
sürecektir. Ayrıca, ülkemizde 1980'lerdeki yüksek enflasyon ve yüksek işsizliğin bir arada görülmesinin (yani stagflasyon), neo liberalizmin yükselişine, sadece çalışan kesimin kemer sıkmasına, güvencesiz işsizliğin artmasına ve çalışanların haklarını
savunacak hiç bir zemin kalmamasına neden olduğu unutulmamalıdır. Bence bugün enflasyonla mücadele adı altında ülkemizde çalışan kesime ve özellikle eğitim ve kültür düzeyi yüksek, mesleki
başarısını kanıtlamış orta gelirli kesimin birikimlerine karşı bir servet transferi operasyonu yürütülmektedir.
Farkındaysanız Merkez Bankası fiyat artışlarını kontrol etmek için, sadece emekçilerin ve ailelerinin daha da yoksullaşması pahasına tüketici
kredi faiz oranlarını yükseltme yolunu tercih etmektedir. Faiz oranlarını yükseltmek ekonomiyi durgunluğa sokmuştur, bu da işsizliği ve yoksulluğu artırmaktadır. Bir başka ifadeyle iktidar, artan hayat pahalılığı ile başa çıkmak için daha fazla ücret talep eden çalışan ve emeklilerin bu haklı taleplerini önlemeye, yani ücret-fiyat sarmalını kırmaya çalışıyor, ama kendileri harcamalarında hiç kısıntıya gitmiyorlar. Oysa reel ücretlerin yıllardır azalmakta olduğu bir ortamda, "ücret-fiyat sarmalı"
yaklaşımı hem hatalı, hem de yanıltıcıdır.
Son yıllarda çalışanlar sendikasızlaştırma, taşeron işçi kullanımı, vahşi kapitalizmin her
geçen gün çıkar odaklı yaklaşımları ve emek tasarrufu sağlayan yüksek teknolojiler yüzünden toplu pazarlık gücünü kaybettiğinden, ülkede emeğin milli gelirden aldığı pay bir türlü üçte birin üzerine çıkamamakta, gelir dağılımı adaletsizliği onların aleyhine her geçen gün artmaktadır. Sonuç olarak, enflasyon belasından toplumu rahatlatarak çıkmak için para politikasına nazaran, emekten yana maliye ve gelir politikasına ağırlık verilmelidir. Yani yüksek enflasyonla mücadele edilirken, aynı zamanda işsizliği azaltan, topluma yararlı yeni
kamusal yatırımları hayata geçiren, adil bir gelir ve servet dağılımını gerçekleştiren vergi ve harcama politikaları ve grev/toplu
sözleşme haklarıyla güçlendirilmiş yaşanabilir bir ücreti esas alan gelir politikası uygulanmalı, faiz-döviz-borsa üçgeninde sıkışıp kalarak ekonomiye çıkış arayan iktidarın, geleceğin teknolojisi ağırlıklı ve katma değeri yüksek üretimi artırmayı ve işsizliği
azaltmayı hedefleyen politikalara dönmesi için demokratik yöntemlerle baskılanması sağlanmalıdır.
Enflasyonla ve dar gelirli kesimleri boğan hayat pahalılığı ile mücadele ederken ve ülkemizin kronikleşmiş ekonomik sorunları ile baş edebilmek için toplum yararına, emekten yana, doğa ile uyumlu üretimin artırılmasına yönelik aşağıda belirttiğim ve Atatürk’ün ekonomi politikasına uygun denenmiş ve başarılı yöntemler gözardı edilmemelidir:
- Enflasyonun artmasında büyük etken olan enerji fiyatlarındaki artışları kontrol altına almak için, yatırım yerine sadece kar’lılığı düşünen özel enerji firmalarının kamulaştırılması,
- Son yıllardaki yüksek enflasyon ortamını fırsata çevirip aşırı kar eden kişi ve firmalara, aşırı kar ve artan oranlarda varlık vergisi getirilmesi, ancak bu uygulamanın şeffaf ve adil biçimde yapılması,
- Yüksek enflasyon ortamında çok ciddi kar eden market zincirlerinde gıda gibi zaruri malların fiyatlarının belli bir dönem için artışına tedbir getirilmesi,
- Devlet bankalarından verilen kredilerin kontrol altına alınarak, yatırıma dönmeyen kredilerin cezalandırılarak geri çağrılması, belli kesimlere verilen ucuz kredilere son verilmesi,
- Kademeli ücret artışları uygulamasına son verilerek, tüm ücretlilere gerçek enflasyon oranında ücret artışı yapılması,
- Ülkedeki sarı sendikacılığının ifşa edilerek işçi ve memurların haklarını koruyacak sendikaların kurulmasının sağlanması,
- İşsizliği azaltmak için uygun sektörlerde kamu yatırımları yapılması, işsiz kalanlar için ise temel gelir güvencesi yasası çıkarılması,
- Ülkede tekel oluşturmuş yerli ve küresel şirketlere tedbirler getirilmesi,
- TL’ye tekrar güvenin sağlanması ve gerçek değerine kavuşması için, negatif reel faiz uygulamasını ivedilikle terkederek döviz baskılama operasyonlarına son verilmesi yada bu sürenin mümkün olduğunca kısa tutulması,
- Üretim yerine finansal yollarla (borsa, kripto para, forex, VİOP, türev işlemler gibi) kazanç sağlamaya özendiren ve teşvik eden tüm hatalı uygulamalara son verilmesi,
- Gereksiz kamu harcamalarına ve başta milletvekilleri olmak üzere bir kaç yerden yüksek ücret alan kamu görevlileri
uygulamasına son verilmesi, böylelikle bütçe açığı meselesinin gündemden düşürülmesi,
- İhracaatı teşvik için döviz kur baskılarına son vererek cari açığın azaltılması,
- Ucuz krediler elde ederek döviz satın alıp yurtdışına transfer eden tüm kişi ve şirketlerin geçmişe yönelik işlemlerinin tespit edilerek kendilerinden varlık vergisi talep edilmesi ve ülke dışına çıkarılan dövizlerin ülkeye vergilerini ödeyerek yeniden getirilmesinin sağlanması,
- Yasa dışı kara para aklayıcısı mafyalara karşı müsamahaya son verilerek, cezai uygulamalara gecikmeksizin başlanması,
- Demokrasi, hukuk ve eğitim alanında yapılması gereken tüm yapısal reformları hayata geçirerek, ülke içinde her zaman hesap verilebilir ve şeffaf bir yönetim sistemi tesisi ile, kaliteli ve uzun vadeli yabancı sermayeyi doğrudan yatırımlar için ülkemize çekerek, ödemeler dengesi krizi ve döviz darboğazı sorununu gündemden tamamen düşürülmesi.
Yorumlar