WhatsApp
Advert
Advert

ENFLASYONLA MÜCADELEDE, EMEĞİ İLE GEÇİMİNİ SAĞLAYANLARI DA DİKKATE ALAN YÖNTEMLER DE VARDIR

Yayınlanma Tarihi :
author

Selami TÜTÜNCÜOĞLU

Bir çoklarının iddia ettiğinin aksine, ülkemizde genel seçimler öncesi uygulamaya konan irrasyonel faiz politikası (enflasyonun altında faiz ile piyasaya ucuz ve bol para pompalanması) sonrası oluşan döviz kuru şokları, enflasyonun ilk ve en önemli nedenidir, yani bir siyasi tercih sonucu ülkemiz bu sorunla karşı karşıya kalmıştır. Enflasyon yerleşik hale gelip ve belirli bir düzeyi aştıktan sonra da, artık yeni enflasyonist mekanizmalar devreye girmiştir. Ancak bizde yaşanan enflasyon süreci diğer ülkelere pek benzememekte, yaratılan servet transferi sonucu çoğunluğu oluşturan yoksul/orta gelirli kesimde, temel tüketim kompozisyonunda niteliksiz mallara doğru bir kayış söz konusu iken, daha varsıl kesimin daha fazla tükettiği ve daha lüks ürünlere doğru kaydığını görüyoruz. Tüketimin yaklaşık %65’i, en yüksek %40’lik kesiminden ileri geliyor, yani talebi kısmak için orta ve dar gelirli kesim için uygulamaya konan tedbirler, birer hatadan ibarettir. Çünkü zaten daha fazla tüketen üst gelir grupları, tüketim paylarını daha fazla artırmışlar ve talep enflasyonunun besleyenleri olmuşlardır ve alınan bu tedbirlerle enflasyon düşürülemez, aksine dar ve orta gelir grubu daha da yoksullaşır.

Öte yandan ülkemizde şirket fiyatlama davranışlarında kendi lehlerine değişim çok barizdir. Nitekim yüksek enflasyon dalgası üzerinden çıkar sağlayan genel firma davranışlarına şahit oluyoruz. Enflasyon döviz kuru hareketi ile harekete geçtiğinde ve belirli bir düzeye ulaştığında oluşan beklenti problemleri ve aktörler arası gelir rekabeti, firmaların aşırı kar motivasyonu ile fiyatlar kendini besleyen bir mekanizma yaratıyor. Buna kar enflasyonu deniyor ve bu süreçte, emeğin özellikle güçsüz kalması sonucu, firmalar ve sermaye sahipleri lehine bir durum ortaya çıkıyor. Emek faktörünün örgütlü olmayışı, asgari ücretin toplumda yaygın bir uygulamaya dönüşmesi, firmaların emek piyasasındaki güçleri ve kriz ortamının yarattığı işsizlik korkusu, emek sektörünü daha da güçsüz kılmaktadır. Enflasyonun nedeni iddia edildiği gibi sermaye-emek çatışmasından ziyade, bu çatışmayı ortaya çıkaran bir işleve sahiptir.  Bu yüzden kar enflasyonunu veya doğrudan çatışmayı enflasyonun nedeni olarak görmek doğru değildir, sadece yüksek enflasyon dönemlerine ait bir olgu olarak düşünmek gerekir. Aksi takdirde 30-40 yıllık dönemde çok sayıda gelişmiş ülkede enflasyonun % 2-3 düzeyinde kalmasını açıklamakta zorlanırız. 

Sonuçta ülkemizde artan aşırı şirket ve banka karlılıkları, firmaların emeği baskılama gücü (emeğin maliyet ve çıktı içinde azalan payı) ve yaygın fahiş bir fiyatlandırma ile karşı karşıyayız. Ayrıca miktarın (talebin) ne olacağı muğlak olduğu için, yani hizmet arzı talep edilince ortaya çıktığı için ve önceden bir üretimi gerektirmediğinden, hizmeti satanlar gelirlerini artırmak için miktardan çok, fiyatı artırmayı hoyratça tercih ediyorlar. Bu alanda, firmaların fiyatlandırma davranışı ile aç gözlülük, tamahkârlık gibi ahlaki yaklaşımları arasındaki ilişkiyi de gözardı etmemek gerekir. Bu tür hoyrat ve fırsatçı davranışların özellikle küçük-orta ölçekli hizmet sektöründeki firmalarda daha yaygın hale geldiği de bilinen bir gerçektir. Yani özetle sattığı ürün veya hizmetin fiyatını belirleme yetisinde olanlar, yapışkan enflasyonun ana nedenlerinden en önemlilerinden birisidir. Dolayısıyla mücadelede tüm toplum kesimleri değil, enflasyonu artıran ve besleyen kesimler hedeflenmelidir.

Enflasyonun ciddi anlamda bir kamu açığı problemi olduğunu da unutmamak gerekiyor, yani kamunun üretken olmayan transfer harcamaları ve artan faiz ödemeleri, hem bütçe açığının artmasına imkan veriyor, hem de geçmiş dönemde piyasaya sürülen KKM gibi servet transferlerine neden olan uygulamalar sonucu, bütçe deliklerinin artmasına sebep oluyor. Bu alanda tasarrufa gidilmemesi de enflasyonun diğer önemli bir nedenidir. Dolayısıyla eğer ciddiyetle mücadele düşünülüyorsa, bu alanda tedbirlere gecikmeksizin başlanmalıdır.

Ayrıca enflasyon özü itibariye sınıfsal bir vergidir, yani bundan en fazla zararı sabit ücretliler (çalışanlar ve emekliler) görür. Firmaların hem fiyatları, hem de çalışan ücretlerini belirlediği, kamunun memur ve emeklilerin maaşlarına karar verdiği bir piyasa yapısı içinde, ücretli kesim ikili bir sıkıştırmaya tabii tutuluyorlar. Bunun üstüne birde yeni vergi paketleriyle vergileri artırarak talebi düşüreceğiz diye bu insanların üstüne gitmek büyük bir haksızlıktır ve enflasyonla bu şekilde mücadele ederek istenen sonuç alınamaz.

Bu yüzden, enflasyonla mücadelede kapitalist klasik yöntemler takip edilerek aktör heterojenliğinin dikkate alınmaması ve kemer sıkmanın sadece orta gelir seviyesindeki insanlara uygulanması adil değildir ve kabul edilemez, çünkü onların enflasyon yaratmakta ve beslemekte hiç bir kabahati yoktur. Dolayısıyla enflasyonu indirme programının temel yaklaşımının, sabit ücretlilerin alım gücünü azaltarak onların refahını düşürmek değil, ülkedeki tüm vatandaşların genel refahını adil bir gelir dağılımı ile artırmak olmalıdır ve diğer tüm politikalar bu eksen etrafında şekillenmelidir. 

Elbette öncelikle finansal istikrar gereklidir, çünkü seçim dönemindeki düşük faiz politikası, tüm fiyatları alt-üst etmiştir. Ama başta çalışanların, emeklilerin ve yoksulların ücretlerini/gelirlerini nispi anlamda geride bırakmak, onlara yapılabilecek en büyük haksızlıktır ve buna hiç kimsenin hakkı yoktur. Bu nedenle bu politika hemen terk edilmelidir, ülke genel nüfusunun yoksullaşmasının hiç kimseye faydası olamaz!

Öte yandan Ekonomi Yönetimi geçtiğimiz günlerde başlayan ve sokak gösterileri ile boykot girişimlerine sahne olan hareketler nedeniyle iktisadi olarak oldukça sıkışmış durumdadır ve programdan geri dönüşün maliyetinin daha yüksek olacağı bir yola girmiştir ve genel seçimler öncesi karar verdiği tercihlerin bedelini kapitalist/geleneksel/ortodoks iktisadi politikalarla çözmeye çalışmaktadır. Bu tercihte sadece birkaç hususa dikkat etmektedir, halkın çoğunluğunu ise hiç dikkate almamaktadır. 

Bunlardan ilki sermayeyi ürkütmeme yaklaşımıdır, bu yüzden vergilendirme, firma denetimi ve arz yönlü çözümler onlar açısından oldukça dikkatli ve sınırlı kalmaktadır. İkincisi, bir sonraki seçim için yeterince zaman olduğu düşüncesidir, yani sonraki seçime kadar halkın çektiği sorunların bir kısmının çözüleceğini ve seçim öncesi dağıtılacak bonuslarla bu sıkıntıların halkın unutacağını düşünmektedir. Üçüncüsü ise, kendilerince bu acı reçete politikasından başka alternatifin olmaması düşüncesidir, eğer bu politikadan çıkıp önceki politikalara dönmeleri durumunda (örneğin ülkeden döviz çıkışını engellemek gibi) sorunun daha de derinleşeceğini düşünmektedirler. Farkındaysanız daha önceki ekonomik kriz durumlardan farklı olarak, dış sermaye çıkışına imkan veren bir yapı oluşturduklarından, ödemeler dengesi sorunu öncelik almış ve sistem daha kırılgan hale gelmiştir. Bu yüzden, mevcut programa çok daha bağımlı haldeler. Dördüncü olarak, dezenflasyonist sürecinin simetrik olacağını varsaymaktadırlar. Yani enflasyonu indirmek için oluşabilecek bir resesyonun ve hatta stagflasyonun (büyümenin durgunlaşması, işyerlerinin kapanması ve yüksek bir işsizlik) enflasyon problemi çözüldükten sonra tekrardan eski haline geri döneceğini düşünmektedirler. Oysa iktisadi tarihe göz attığımızda emek ve üretim süreçlerinin bu kadar kolay dengeye varmayacağı görülecektir. Varsalar bile bu zaman diliminde çok sayıda insanın işsiz kalması, işyerlerinin kapanması, yeniden iş bulmanın zorluklarını ve süreçteki sosyal maliyetleri dikkate almamak kabul edilemez. Bu süreç maalesef sanıldığı gibi, gidenlerin aynı yoldan kolayca geri geleceği bir süreç değildir ve halkın çoğunluğunu oluşturan kitle bundan çok büyük zarar görecektir.

Sonuç olarak, siyasi mülahazalarla sadece bu mücadelede TCMB’nın para politikasına bu kadar yapışıp kalmak ve diğer hususları gözardı etmek, ayrıca ülkemizin şiddetle ihtiyaç duyduğu yapısal reformlara hiç yanaşmamak toplumu daha da germektedir. Bu yüzden, TÜİK’in açıkladığı hatalı verilerin doğruluğu konusunda adım atmamak, faiz oranlarının çok yüksek tutulmaya devam etmesi, döviz kurlarının baskılanması ve yukarıda sıraladığım arz yönlü diğer tedbirlerin alınmaması durumunda ülkeyi ciddi anlamda sosyal ve iktisadi maliyeti çok yüksek bir süreç beklemektedir. Bu nedenle bu mücadelede kapitalist yöntemlerle sadece emeği ile geçinmeye çalışan kesimlere değil, klasik düşünceler ötesine geçerek başta siyasiler ve sermaye kesimi olmak üzere tüm toplum kesimlerinin de eşit düzeyde bedel ödeyeceği bir sistematiğe ivedilikle dönmek şarttır. Eğer bu yapılmazsa, orta ve dar gelir grubu için geriye dönüş inanın mümkün olmayacaktır ve ülke daha da yoksullaşacaktır!

begendim
0
Begendim
bayildim
0
Bayildim
komik
0
Komik
begenmedim
0
Begenmedim
uzgunum
0
Uzgunum
sinirlendim
0
Sinirlendim

Yorum Gönder

Yorumlar