Son senelerin yükselen yıldızı finans sektörüne uzaktan baktığınızda yalnızca daha çok kazanç ve daha iyi bir dünya yaratma vaatleri içinde bir parıltı görürsünüz, ama bu görünümün arkasında herkesin pek farkında olmadığı büyük sermaye grupları, fon yöneticileri ve yatırım bankacılarından oluşan karmaşık bir dünya bulunmaktadır.
Şu anda dünyanın en büyük ve en güçlü 50 şirketinin hemen hemen yarısını finansal kuruluşlar oluşturuyor. Bunların her biri ekonomimizi ayakta tutan ve dünyada dolaşımda bulunan “para” ya hükmedip, güçleri oranında ona yön verirler.
Kimi zaman ekonomik haberlerde pek fazla aşina olmadığınız kredi temerrüt takasları (CDS), özel amaçlı araçlar (SPV), hisse geri alımları (buy-back) ve varlık satın alma programları (Fed QE) gibi herkesin pek anlamadığı teknik ifadeler ile 10 milyar euro, 100 milyar pound, bir trilyon dolar gibi bir anda tahayyül edemediğiniz baş döndürücü meblağlar gırla gider. Çünkü bu sektöründe kendi jargonu, farklı bir havası vardır ve kendi içlerine her insanın girmesini de pek arzu etmezler. Kısaca finansal sistem toplumun geri kalanından hayli uzak ve soyut bir görünümdedir.
Ancak gerçekte finans sektörü ve toplum birbiriyle yakından çok bağlantılıdır. Çünkü toplum yaşamına yön veren ekonomilerin ana kaynağı olan parayı, finans sektörü kontrol altında bulundurur.
İşleyen bu süreci izninizle tepesinden aşağı doğru sırayla hep birlikte gözden geçirelim. Bu süreç büyük şirketlerin ve sermayedarların para rezervlerini tuttukları kulenin tepesinden başlar. Barajın kapakları açıldığında ve para aşağıya doğru akmaya başladığında endüstrinin çarkları dönmeye başlar. Çalışanların ücretleri bu şebekelerden geçer ve onların kumbaralarına ancak damlamasına izin verilir. Güçlükle bulunan işlerin karşılığında elde edilen ücretlere şükredilerek herkes işine sessizce gitmek zorundadır.
Endüstrinin yöneticileri bir üretim planı tasarlarlar. Çalışanlar ise bu planı realize ederler. Ama büyük emekler karşılığı üretim çarkını sürekli çalıştıran, ürünleri monte eden ve hammaddeleri yer altından çıkaran toplum kesimlerinin en alt katmanlarına paranın sadece posası kalır.
Büyük kitleleri oluşturan bu insanlar daha sonra kazandıkları sınırlı parayı genellikle çalıştıkları şirketlerin mağaza ve işyerlerinde harcarlar. Satış gelirleri en üstteki rezervuarlara tekrar pompalanır ve döngü devam eder gider.
Bu süreç hem toplumun sınırlı tutulan ihtiyaçlarını karşılar, hem de ekonomimizi ayakta tutar. Özetle dünyayı sürekli döndüren şey paradır.
Bugün dünyada 8 milyardan fazla insan yaşamaktadır. Bunlardan 1/5’i yoksulluk içinde yaşıyor. Yani gecekondularda ya da çadır kentlerde günde sadece 1-2 dolarla yetinen milyonlarca insan var. Takdir edersiniz ki çalışan kesimlere uygun görülen ortalama meblağlar sağlık hizmetleri, okul, barınma ve hatta insanın sağlıklı beslenmesi için bile yeterli değildir. Diğer yandan çoğu zaman korkunç koşullar altında en zorlu işler, bu insanlara yaptırılır. Verilen ücretler ise onurlu bir varoluşun en temel düzeyini bile güvence altına alamaz.
Öte yandan yoksulluk sınırının üzerinde yer alan işler ise öyle pek kolay bulunamaz, bulunsa da sürekli olmaz. Dolayısıyla ortalama ücretler yaşam maliyetinin gerisinde kalır ve çalışanların cebinde ay sonunda hemen hiçbir şey kalmaz.
Eğer dünyaya varlıklı bir ailenin çocuğu şanslı bir evlat olarak gelmedi iseniz pek çok insan için, dürüst ve çok çalışmanın ilerlemenin anahtarı olduğu söylemi sadece duvardaki bir poster ya da televizyondaki iyi hissettiren bir filmden ibaret kalır. Çünkü bu sistemde dürüst ve çok çalışmak yerine, Patronların rezervuarına ne kadar çok para taşırsanız o kadar anlamlıdırsınız.
Şimdi de izninizle bu çarpık ve insanların köleleştirildiği sistemde elde edilen devasa boyuttaki paranın, nasıl bir yol izlediğine göz atalım. Para sonuçta kulenin yükseklerinde yaşayan işletme sahiplerinin kişisel rezervuarlarında birikir. Nitekim dünyadaki zenginliğin %75’inden fazlasına, %10’luk seçkin bir grup sahip olmuştur. Bu grup insanlar para içinde yüzerler ve sistemin başarısına kadeh kaldırarak bu düzenin değişmemesi için her yolu çekinmeden yürürlüğe koyarlar. Kazançlarının küçük bir kısmını da, bu kaos ortamında kendilerini rahat hissetmelerini sağlayan ve onlar için büyük kazanç olarak addedilen yöneticilerine akıtırlar, ama onun aşağısına doğru pek bir şeyin aktığı görülmez. Böylelikle alt katmanlardaki bardaklar sürekli boş kalırken, kulenin tepesindeki rezervuarlar durmaksızın büyüyüp sürekli dolar.
Bu işin nasıl kotarıldığını daha iyi anlamak için hissedar kapitalizmi (shareholder capitalism) hakkında biraz bilgi sahibi olmamız gerekir. Bu sisteme göre en tepede yer alan varlıklı insanlar, elde ettikleri sermayelerini çoğunlukla hisse senetlerine yatırırlar. Böylelikle bir şirketin hisselerini satın alır ve şirket karından pay almaya hak kazanırsınız. Ayrıca, elinizdekini sattığınızda hisse fiyatının artması durumunda da kar elde edersiniz. Hissedar olarak yıllık hissedarlar toplantısına da katılabilirsiniz. Eğer hakim ortak veya şirkette ciddi bir hisseye sahipseniz şirketin nasıl yönetileceği konusunda da söz sahibi olursunuz. Sonuçta çok fazla paya sahip olan hissedarlar, şirketin gelecek planlarına yön verirler. Bunun anlamı kazanç miktarındaki paradan nasıl yararlanılacağına karar vermek demektir. Yani çalışan ücretlerini mi artırmalı mıyız, Ar-Ge’ye yatırım yapmalı mıyız veya şirketi geleceğe hazırlamalı mıyız? Yoksa hissedarlara kar payımı ödeyeceğiz?
Bilinen bir gerçek varki son 40 yılda hissedarlar giderek bu son seçeneği tercih ediyor ve büyük miktarda ödeme alıyorlar. Dolayısıyla şirket karlarının yüksek bir yüzdesi hissedarların ceplerine akıyor. İstatistiklere göre şirketler daha önce hiçbir zaman hissedarlarına 2021’deki kadar temettü ödememişti, rakam yaklaşık 1,5 trilyon dolar! Bu meblağ, Meksika veya Avustralya’nın milli gelirine eşittir.
Bu arada çalışan ücretleri, en tepedeki CEO, CFO, GM gibi üstdüzey yöneticiler hariç onlarca yıldır hep geride! Yine başka bir istatistiğe göre 2021 yılında dünyanın en büyük şirketlerinin üst düzey yöneticileri, çalışanların kazandığının ortalama 250 katı maaş aldılar. Peki sizce bir CEO’nun toplum için katma değeri gerçekten 250 fırıncının, öğretmenin veya hemşirenin katma değeriyle kıyaslanabilir mi?
Yoksulluğun kaynağı, piyasada yeteri kadar paranın olmaması değildir. Bunun nedeni; pastanın adil bir şekilde bölüşülmemesi ve varlıklı insanların elinde birikmesine izin verilmesidir.
Yukarıda bahsettiğim nedenin de etkisiyle varlıklı insanların birikimlerinin artmasında büyüyen temettü payının önemi fazla, ancak dipteki finansal kuruluğa neden olanlar yalnızca hissedarlar değildir. Bu noktada bugünkü ana konumuz olan finans sektörü devreye giriyor. Paraya kanal açan, onu piyasada sürekli gözetleyen ve ihtiyaç duyulan kaynağa erişimini kontrol eden kurumları görüyorsunuz.
İzninizle sırasıyla bunlara da göz atalım. En bilinen kurum olan bankalar ile başlayalım. Bankalarda paranızı saklayabilir veya ihtiyaç durumunda kredi talep edebilirsiniz. Bankalar genellikle ödeme işlemleriyle ilgilenir ve paranın dolaşıma sokulmasından büyük ölçüde sorumludur.
Ancak devletler adına piyasada paranın koruyucusu olan merkez bankalarının fonksiyonları ise farklıdır. Bu yarı resmi devlet kurumu, ticari bankaları denetler ve faiz oranlarını yükselterek veya düşürerek ya da bankalar için baraj kapaklarını açarak piyasaya para sürer veya geri çeker.
Ancak para sistemimizi nasıl kurduğumuz doğal bir olay değil, politik bir tercihtir, yani bunda hükümetlerin ekonomi politikaları belirleyicidir. Neyin adil veya adil olmadığına dair fikirlerimiz ise, teorik olarak demokratik süreç yoluyla seçimlerde belirlenir ve seçimi kazanan iktidarlar tarafından da yürütülür.
İktidarlar Ekonomi, Hazine ve Maliye Bakanlığı gibi kurumlar yoluyla vergileri toplar ve kulede biriken aşırılıkları düzeltmekten sorumludurlar, böylelikle alt ve orta gelir grupları ağır vergi yükünü taşımazlar, hakları olan ücretleri alırlar. Ama bu bir türlü gerçekleşmez, vergi toplamada “az kazanandan az, çok kazanandan çok” kuralı nedense bir türlü uygulanmaz. Sonunda halktan toplanan vergi geliri kamu kasasını doldurur ve iktidarlar bunu daha sonra altyapı, savunma, sağlık ve kamu eğitimi gibi alanları finanse etmek için kullanması gerekirken, siyasi önceliklerine göre harcarlar ve şeffaf olmayan bir yapıda yine para bu çarkın içine akar.
Ayrıca devletler sosyal güvenlik kurumları vasıtasıyla emeklilik fonları oluştururlar ve çalışanların her ay maaşlarının bir kısmı emeklilik için biriktirmek üzere ayırdıkları yerde (fon) toplanır. Büyük ölçüde iktidarlarca pek afişe edilmeyen bu fonların akış hatları ve kanallar ağı, tüm bu finansal kurumların içinden geçer ve doğal olarak onların menfaatlerine katkı sağlar.
Son yapılan istatistiklere göre son 40 yılda finans sektörü, milli gelirden iki buçuk kat daha hızlı büyüdü. Bunun anlamı; finansal kurumların kanallarından her zamankinden daha fazla paranın akması demektir. Ancak bu paranın büyük bir çoğunluğu hiçbir zaman ürettiğimiz ve hizmet sunduğumuz günlük ekonomiye nedense ulaşmaz.
Şimdi de neden bu kadar çok paranın pompalandığına bakalım. Esasen her şey paraya açılan kapı olan ticari bankayla başlıyor. Şirketler veya bireyler bankalardan kredi istiyor. Örneğin kişi ev satın almak istiyor ve bir kredi türü olan morgate kredisine başvuruyor. Bankanın para akışına izin verme kararı öncelikle kredinin geri ödenmesine bağlıdır. Banka bu kişinin kredisini zamanında geri ödeme konusunda güvenip güvenmeyeceği konusunu; kişinin ne iş yaptığı, aylık veya yıllık ne kadar kazandığı, halihazır varlıkları veya geçmiş kredileri olup olmadığı ve yardım için ebeveynlerine güvenip güvenemeyeceği gibi hususları inceleyerek krediye karar verir. Kişi mali durumu ne kadar iyi olursa elbette o kadar çok borç alabilir ve ipotek koşulları da o kadar iyi olur. Kişi bir ipotek sözleşmesi imzalayarak krediyi faiziyle birlikte geri ödeyeceğine söz verir. İşlemlerin sonunda banka sözleşmeyi kendi varlıklarına ekleyerek kişinin hesabına parayı yatırır. Bu işleme para yaratma denir. Banka nihayetinde elinde tutabileceği veya satabileceği bir varlık (ipotekli ev) elde eder ve kişi de satın almak için kaynak bulur. Bugün ekonomide dolaşan paranın %90’ından fazlası bu şekilde yaratılmaktadır. Bu işlem düşündüğünüz gibi hükümet veya merkez bankası tarafından değil, ticari bir banka tarafından yaratılmıştır. Böylelikle sistem tarafından bankalara toplumdaki bu önemli rol emanet edilmiştir. Yani ekonomimizin baraj kapaklarının ne zaman açılacağını, paranın kime ve hangi amaçla akacağını belirleyenler bankalardır.
Diğer bir önemli konu ise, dünyada banka kredilerinin yarısına yakınının gayrımenkul piyasasına gitmesidir. Yani bankalarca yaratılan bu para, verimliliği veya ekonomik büyümeyi artırmak için hiçbir şey yapmamakta, ayrıca mevcut gayrımenkul fiyatlarını yükseltmektedir.
İstatistiklere göre 2021’de bir konut satın almanın maliyeti, 25 yıl öncesine göre 3-4 kat daha fazladır. Varlık sahibi insanlar birikimlerini şirketlerini geliştirmek yerine çoğunlukla gayrımenkule yatırmakta ve yüksek satış fiyatlarından nemalanarak ekonomiye hiç bir katkı sağlamadan mülkiyet hakkının korunmasından da istifadeyle rezervuarlarını doldurmaya devam etmektedirler.
Öte yandan, varlıklı ebeveynlerin desteğinden yoksun olan çalışanlar genellikle kira ödemek zorunda kalıyorlar ve her ay ipotek sahibi olanlardan daha fazla kira bedeli ödüyorlar. Ayrıca ev sahiplerinin aksine kiracılar, bu sistem nedeniyle hiç bir zaman bir konut sahibi olamayacaklar.
Bankalar krediyi her kişi ve işletmeye aynı koşullarda vermemekte, devlet bankaları siyasi sayiklerle belli bir kesimi fonlamakta ve bu durum da büyüme ve kalkınma için büyük eşitsizliklere yol açmaktadır. Küçük işletmeler ve sıradan vatandaşlar daha yüksek faiz oranları öderken, iktidara yakın kişi ve şirketler ile çokuluslu firmalar çok daha az ödemektedir.
Dünyada bankaların hepsi ticari, yani kar odaklı kuruluşlardır. Büyük şirketlere verilen krediler bankalar için daha fazla kazanç sağlar, ayrıca çokuluslu şirketler bazen bir seferde milyarlarca dolar borç alırlar. Düşük faiz oranlarında bile banka, bu tür işlemlerden yüklü miktarda ücret almaktadır.
Diğer yandan küresel petrol şirketlerinin aldığı bu muazzam kredileri, çevreye zarar veren şeyler için kullanması daha da kahredicidir. Ayrıca bu devasa şirketler çalışanlarını her geçen gün daha fazla baskı altına almaktadırlar.
Sonuç olarak kulenin tepesinde biriken para, bir döngü halinde sürekli bir borç akışı halinde akıp yeniden rezervuara doğru gitmektedir. Bankacılar bu döngüden istifadeyle ellerinde korkunç boyutta para olan ama onları başka yerlerde kullanan çokuluslu şirketlere ve süper zenginlere büyük miktarlarda parayı borç vermektedirler.
Peki Jeff Bezos ve Elon Musk gibi cebinde dolu parası olan süper milyarderlerin neden borç aldığını biliyormusunuz? Halbuki bu kişiler bir şeyler satınalmak veya yapmak için hisselerinin bir kısmını satabilir, ancak o zaman elde ettiği kâr ve sermaye kazançları üzerinden vergi borçları çıkacaktır. Halbuki ödünç alınan fonlarla ödeme yaparak bu vergilerden kaçınabilirsiniz. Hisselerinizi satmazsınız, bunları teminat olarak kullanırsınız. Ya da fabrika destekli bir krediyi, kendisinin teminat olduğu bir kredi olarak alırsınız. Bu şekilde, oturduğunuz yerden kendi paranıza veya varlıklarınıza hiç dokunmadan finansal triklerle kar elde etmeye devam edebilirsiniz. Böylelikle düzenli borç akışı sayesinde, sıradan insanların ödediği verginin yalnızca küçük bir kısmını ödersiniz.
Ayrıca bankaların verdiği bu kredilerde, şu sıralar dünyamızda en popüler söylemler olan ekolojik ve sosyal kaygılar çok az rol oynamaktadır. Örneğin bir süper yatın işletilmesinin karbon ayak izi yaklaşık 1500 araca eşdeğerdir, ama yat almak için kredilerde hiç bir sorun yaşamazsınız.
Özetle çok parası olan insanlar paralarının çoğunu, tercihen çalışmak zorunda kalmadan, yukarıda bahsettiğim finansal olanaklarla daha fazla para kazanmaya harcıyorlar. Yani dünyada artık bir çok finanscı, bir işverenden veya patrondan finansal olarak bağımsız olarak ve pasif gelirle geçiniyorlar. Örneğin iyi bir malikane satın alıp burayı yüksek bedellerle kiraya vererek ya da borsaya yatırım yaparak ulaşabiliyorlar.
Böylelikle para, büyük çaplı iş dünyasının ve hayli varlıklı insanların havzalarından, günlük ekonomiden uzakta finansal piyasalara akıyor ve oradan da tekrar en tepedekilere geri dönüyor.
Parası olan herkes borsada şansını deneyebilir, ancak tıpkı kumarhanede olduğu gibi burada da hile ile kazananlar ve dönen dolaplardan haberi olmayan çaylak kaybedenler vardır. Piyasaları speküle ederek düşük olduğunda içeri giren ve hissesini yukarıya doğru çıkarmayı başaranlar ve piyasalar yükselişteyken tekrar dışarı çıkanlar borsada kazananlardır. Hisseleri yakın zamanda satın almış olan çaylaklar ise, daha da yüksek seviyelere ulaşmayı umarak içeride kalarak kaybederler. “Ayı piyasası geliyor” sloganları ile piyasa birden çökerse de, acemi çaylaklar yatırımlarının yok olduğunu görebilir. Diğer yandan sizin adınıza yatırım yapması için sermayedarların kurduğu finansal şirketleri kiralayabilirsiniz. Ki bu alanda özel sermaye şirketleri, hedge fonları ve diğer finansal hizmetler de dahil olmak üzere varlık yönetimi alanı son yıllarda balon gibi büyüdü. Burada ise bu profesyonellerin, müşterilerinin havuzlarından bolca su alıp, tembel nehir boyunca arkadaki oyun alanına hiç çekinmeden gönderdikleri görülüyor. Böylelikle binlerce küçük çaplı müşteriden gelen para, hisse senetlerinin, tahvillerin, fonların ve diğer her türlü karmaşık finansal ürünün fiyatlarını büyük boyutlara ulaşmasına imkan tanıyor, halbuki bu yükseliş tamamen sanal bir algı.
Bazen borsa da acemi olan yatırımcılar, kaybedemezmiş gibi görünüyorlar. Çünkü yükselen menkul kıymet piyasalarına tepki olarak sistem, daha fazla baraj kapağı açıyor ve borç alınan parayla daha fazla insan borsada şansını deniyor. Para akmaya devam ettiği sürece de dahil olan herkes sanal olarak zenginleşiyor. Spekülatörler çok büyük kazançlar elde ediyor, banka borç alınan paradan faiz kazanıyor ve varlık yöneticileri hizmetleri karşılığında her yıl milyarlarca dolar kazanıyor. Yani bu sanal “para yaratma” olgusu daha da genişliyor, ama aslında küçükler değil büyükler kazanıyor.
Böylelikle varlık sahibi olamayıp yaşamını zar zor sürdürmeye çalışanlar ile diğerleri arasındaki uçurum da büyüyor. Ayrıca bu nehirden gelen para günlük ekonomiye de akmıyor ve topluma hiç faydası olmuyor.
Örneğin ülkemizde işletmelerinin verimlilik artışına yönelmesi gereken sermayedarlar, sadece çalışan ücret artışlarının maliyete sebebiyet verdiğini söylerek, emeği ile geçinmeye çalışan kesimi sürekli göz ardı edip enflasyon ortamlarında elde edilen yüksek karlarla da rezervuarlarını doldurmayı sürdürüyorlar. Hatta iş dünyası örgütleri vasıtasıyla yanlış para politikası uygulanmaya başladığında, Merkez Bankasının daha fazla faiz indirimi yapması gerektiğini savunurken, ileride yaşanan yüksek enflasyonla karşılaşılacağını bal gibi biliyorlar, ama buna ses çıkarmıyorlar. İktidarların yaptığı kamu zamlarına yüksek sesle karşı durmaları gerekirken, OVP’de belirlenen enflasyon kadar kamu zammı yapılması gerektiği konusunda iktidara herhangi bir söylemde bulunmuyorlar, ama asgari ücret artışının, sanki enflasyonun sorumlusu çalışanlarmış gibi hedeflenen enflasyon kadar olması gerektiğini rahatlıkla söyleyebiliyorlar. Bu iş insanları, kendi ürettikleri ve sattıkları mal ve hizmetlere hedeflenen enflasyon kadar zam yapmıyor, kazançlarından fedakarlık yapmıyorlar.
Özetlemeye çalıştığım bu finansal olgu neredeyse kendi kendini besliyor gibi görünüyor. Ancak gücünü varlıklı kesimin birikimlerinden alıyor; çünkü “paranızın sizin için çalışmasını sağlamak”, “başkalarının çalışmalarından kâr elde etmek” demenin başka bir yoludur. Yani bir kişinin pasif getirisi diğerinin aktif emeğidir. Büyük şirketlerin hissedarlarını ödüllendirdiği kâr, esasen diğer insanların endüstrisinden ve onların ürettiklerinden kaynaklanır.
Ancak sürekli bir borç akışı aynı zamanda bir gün gelir, toplumun kulesine dayanır. Toplum, işler iyi gittiğinde faydaları paylaşmaz, ama işler kötüye gittiğinde riskler ve zararlardan kurtulamaz, onları üstlenmek zorunda kalır. Mesela borsada ruh hali değiştiğinde, şişirilmiş hisse senedi fiyatları balonu patlar ve oyuncular kendi rezervlerine mümkün olduğu kadar çok para pompalamak için acele ederlerken acemiler ellerinde ve avuçlarındakini kaybederler.
Ancak bence bu sistem sürekliliği olan bir olgu değildir ve artık kuruyor, bunların sonucunda toplum krizin bedelini ödemeye başlayacak. Bankalar sürekli iktidarlar tarafından kamu parası kullanılarak kurtarılıyor ve diğer finansal hizmet sağlayıcılar ise hayatta kalmak için ihtiyaç duydukları nakit enjeksiyonu için yeni bir yol bulabiliyorlar. Finans sektörünün yaptığı seçimler, neyin büyüyüp neyin artık sonlanacağına karar veriyor. Bankaların, emeklilik fonlarının, varlık yönetimlerinin ve sigorta şirketlerinin fark yaratabileceği yer tam da burası. Ama buna da politikacılar karar veriyor. Politikacılar su şebekelerinin nasıl akacağına büyük ölçüde etken oluyorlar, fakat bu sorumluluğu üstlenmeye pek yanaşmıyorlar, arkada görünmeyi ve oynamayı seviyorlar. Kulenin tepesindeki zenginlik de kamu fonlarının sürekli olarak mevcut sistemi desteklemesini istiyor.
Bu sistemde finans sektörü ekonomiye hizmet için değil, maalesef günlük ekonomi, finans sektörüne hizmet etmek için kurgulanmıştır. Finans alanında çalışan aklı başında birçok kişi de dahil olmak üzere pek çok kişi bunun değişmesi gerektiğini düşünüyor, ancak değişim için yapılan girişimlerin karmaşık bir sistem, hissedarların bilgisizlikleri ve isteksizlikleri karşısında yürütülemediği görülüyor. Bu reformun gerçekleşmesi için politikacıların bir an önce harekete geçmesi bekleniyor.
Sonuç olarak şunu ifade edebilirim; yukarıda izah ettiğim para akışını sağlayan su şebekesinin nasıl işlediği siyasi bir tercihtir. Sürekli büyüyen eşitsizlik ve uyumsuz ekonominin kaynağı, kapitalist sistemin yarattığı finansal sistemimizin taa kendisidir ve topluma da ayrılmaz bir şekilde bağlantılıdır. Bu sorun üzerinde ekopolitik alanla ilgilenen tüm çevrelerin ciddi biçimde çalışması gerekir. Diğer yandan her bilinçli vatandaşın, parayı ve mevcut sistemi daha iyi anlaması ve birikimlerini buna göre yönlendirmesi kendi menfaatlerinedir.
Yorumlar