Bildiğiniz gibi 1989’da Sovyet İmparatorluğunun dağılması ile birlikte 1990’ların başından itibaren küreselleşme dalgası, bütün dünya ekonomisini etkisi altına aldı. ABD’nin teşvikiyle ülkeler gümrük duvarlarını birbiri ardına kaldırınca, ekonominin üretim faktörleri olan; toprak, emek, sermaye ve girişimcilik sorun olmaktan çıktı ve bu unsurlar dünyanın neresinde kendine daha uygun koşullar bulursa oraya intikal etmeye başladı. Böylelikle dünyada hem üretim, hem de büyüme ve servet arttı.
1970’lerde yaşanan petrol krizleri sonucunda artan enflasyon ve onunla mücadele sürecinde gerileyen ekonomik büyüme oranları ve Soğuk Savaştaki iki kutuplu siyasal yapı yeni politikalara ihtiyaç duyuyordu. İnsanlığa daha eşit koşullarda yaşam iddiasında olan kominizmin uygulandığı ülkelerde, beklendiği gibi eşitlik ve adalet sağlanamadığı, aksine toplumların baskıcı kişi ve oligarşik grupların hegomanyası altına girildiği ve daha da önemlisi ülke ekonomilerinin gerilediği ortaya çıktı. Serbest piyasa ekonomisi uygulayan ülkelerde ise, kapitalizmin toplumlara sağladığı refah itibariyle daha iyi bir ekonomik yapı olduğu düşüncesi belirince, kapalı ekonomik sistem yürüten ekonomiler, kapitalist sistemi benimsemiş ekonomileri örnek almaya başlayarak küreselleşme ve serbest piyasa ekonomisi rüzgarına kapıldılar.
Bu durum 2. Dünya Savaşı sonrasında kapitalist düzenin korunması amacıyla kurulan IMF ve Dünya Bankası gibi kuruluşların da desteğiyle gelişmekte olan ülkeler ile gelişmiş ülkeler arasında entegrasyonu artırmaya başladı. İkili ilişkilerdeki artış, önce ticaret kanalında gerçekleşti ve 1995 yılında Dünya Ticaret Örgütü (WTO) kurularak ülkelerin mal ve hizmet üreticilerine, ihracatçılarına ve ithalatçılarına yardım ederek, dünya ticareti kolaylaştırıldı ve küresel ticaret kapasitesi artırıldı.
Ülkemiz ise 1980’lerin ortasında Turgut Özal siyasetinin etkisiyle bu rüzgara kapılıp ticarette liberalleşmeyi seçti. Ticaretteki liberalleşmeyi, finansal liberalleşme takip etti ve Ağustos 1989’da 32 sayılı Türk Lirasını koruma kararını değiştirerek finansal liberalleşmeyi pekiştirdi. Diğer gelişmekte olan ülkeler de benzer bir süreci takip ettiler ve liberalleşme yolu küresel düzeyde açılmış oldu.
Atılan bu adımlar elbette maliyetsiz olmadı. Makroekonomik dengesizliklerin olduğu, bankacılık sisteminin zayıf, bütçe açıklarının yüksek olduğu gelişmekte olan ülkeler, 1990’lar boyunca bir dizi finansal kriz ile karşı karşıya kaldılar. Bu süreçte alınan derslerle birlikte, IMF programları ile desteklenen yeniden yapılanma çabaları ile birleşince, gelişmekte olan ülkeler 2000’lerde uyguladıkları politikaların ekonomik büyüme anlamında meyvelerini toplamaya başladılar.
Bu rüzgarda ülkemizin 1998-2007 döneminde reel milli geliri 3 kat artarken, Brezilya’nın 1.6 kat, Meksika’nın 1.9 kat, Endonezya’nın 4.5 kat, Çin’in 3.4 kat, Rusya’nın 4.8 kat arttı. Çin’in Aralık 2001’de Dünya Ticaret Örgütü’ne üye olması, küresel ekonomiye entegrasyonunu hızlandırdı. Ancak kominist idareyi terk etmeden aldığı bir takım önlemlerle serbest ticaret rejimini benimseyen Çin, işgücünün ucuzluğu nedeniyle maliyet avantajı ve üretime sağladığı bir takım destekler sayesinde, zaman içerisinde dünyanın imalat sanayi merkezi haline gelmeye başladı.
Gelişmiş ülkelerdeki şirketler üretimlerini, işgücünün ve vergilerin daha ucuz olduğu ve teşviklerin bulunduğu, yani daha uygun koşulların olduğu ülkelere kaydırmaya başladılar, en azından bir kısmını Çin’e taşıma yarışına girdiler. Nitekim Çin’in küresel tedarik zincirinde ne kadar kritik öneme sahip olduğu, pandemi döneminde tamamen ortaya çıktı. Bu gelişmeler sonucunda Çin’in 1998-2023 yılları arasında performansı göz kamaştırıcı bir hal aldı ve bu dönemde Çin’in milli geliri 17 kat arttı. Aynı dönemde reel milli gelir; Türkiye’de 4.3, Brezilya’da 2.5, Meksika’da 3.2, Endonezya’da 14 ve Rusya’da 7.4 kat arttı.
Bütün bunlar olurken gelişmiş ülkelerin de refah seviyesinde kayda değer önemli artışlar oldu. Fakat yaşanan küreselleşme sonunda Çin’in hızlı gelişimi ABD’yi tehdit eder hale geldi ve dünya hegomanı ABD’nin küresel ekonomideki göreli konumu değişti. Sadece ABD’nin değil, küresel ekonomide tüm gelişmiş ülkelerin payı azaldı. ABD hala küresel ekonomide en yüksek paya sahip, ancak IMF’nin yayınladığı “satın alma gücü paritesine göre milli gelir hesapları” 1990 yılında ABD’nin küresel ekonomi içindeki payının %21 iken, şu anda %15 olduğunu gösteriyor.
1990 yılında G7’nin küresel ekonomideki payı %50 iken, şu anda %30’a düştü. ABD doları hala küresel ekonomide en çok kullanılan para birimi, fakat 2000 yılında ABD dolarının merkez bankaları rezervleri içindeki payı %72 iken, şu anda %58’e kadar düştü. 10 yıl önce Çin neredeyse ticaretinin tamamını gelişmiş ülke para birimleri cinsinden yaparken, şu anda dış ticaretinin dörtte birini kendi para birimi cinsinden yapabilir hale geldi.
ABD’nin sadece ekonomik anlamda baskın pozisyonu erozyona uğramadı, milli güç unsurlarının da güç kaybettiğini görüyoruz ve bu kendisini endişeye sevk ediyor. Örneğin G20 içerisinde artık eski gücünde değil. Çin ve Rusya’nın yakınlaşması, BRICS gibi oluşumlar siyasi anlamda ABD’nin küresel gücünü zayıflatıyor. Öte yandan Doğu Asya ülkeleri ve özellikle Hindistan kendi dinamikleri ile hızlı büyümeye devam ediyor. ABD yaptırımlar yolu ile Rusya’yı cezalandırmaya çalışırken, Rusya arka kapıdan petrol ihraç etmeye ve ihtiyaçlarını karşılamaya devam ediyor ve ekonomisi hala güçlü. Batı dünyasının Ukrayna’ya saldırısı sonrası uyguladığı ağır yaptırımlara rağmen 2024 yılı sonunda Rusya’nın milli gelir büyümesinin %3.5 civarında olacağı tahmin ediliyor.
Bütün bunları bir araya getirdiğimizde 1980’ler den sonra uygulamaya konulan küreselleşmenin, ABD için beklenmeyen sonuçlar doğurduğu ortaya çıktı. Bunu çok daha önceden fark eden ABD yönetimleri, Çin ve onun etrafındaki oluşumları dizginlemek için uzun zamandır bir takım tedbirler aldılar, ancak yeterli başarıyı sağladıkları söylenemez. Nihayetinde Çin, ABD’nin bir numaralı küresel rakibi olarak belirdi ve onu ve çevresindekileri çevreleme ve mümkün olan her alanda zor duruma düşürme politikaları uygulanmaya başlandı. Son olarak Başkan Trump’ın uygulamaya koyduğu gümrük duvarlarını yükseltme operasyonu ile birlikte bir takım siyasi kararları artık küreselleşme olgusunun sona erdiğine işaret ediyor. Çünkü bu koşullarda ülkeler kendilerini korumak için tedbirler alacaklar ve hemen her şirket kendi ülkesine zaman için de dönmek zorunda kalacaktır. Öte yandan Trump’ın taahhüt ettiği politikaların ABD’yi eski günlerine götüreceği konusunda ise belirsizlik söz konusudur. Doğrudur alınan bu tedbirlerle Çin’e zarar verilmektedir, ama ABD’de bundan zarar görecektir.
Sonuç olarak dünya hegomanı emperyal ABD, küresel düzeyde kendine rakip istememekte ve Trump’ın “Make America Great Again” sloganı ile eski günlerine dönmeyi hayal etmektedir ve 1990’larda kendi teşvikiyle yaygınlaştırdığı küreselleşmenin, bu yolda kendisine zarar verdiği düşüncesi ile ülkesini diğer ülkelere kapatma yolunu tercih etmiştir. Öte yandan iki kutuplu yönelimdeki dünyanın dengesini değiştirmek için çabaları söz konusudur. Zaman içinde kimin haklı veya başarılı, kimin haksız veya başarısız olacağını ve durumun ne hale dönüşeceğini hep birlikte göreceğiz.
Yorumlar