Bugünde sizlere “Beyin çürümesi” ile ilgili bilimsel çalışmaları içeren dünyaca ünlü The Guardian gazetesinde yayımlanmış Sian Boyle’nin yazdığı “Kıyamet gibi gelen iletileri cep telefonumuzda parmağımızla kaydırmak, gerçekten beynimizi çürütüyor mu? Artık kanıtları görmezden gelmek zorlaşıyor!” isimli makale üzerine, bu konuda kendi düşüncelerimi yazacağım. Çünkü hemen % 90’ı birileri tarafından maksatlı biçimde hazırlanmış yalan/yanıltıcı/çarpıtıcı bilgiler içeren sosyal medya paylaşımlarına hepimiz istemeden de olsa maruz kalıyoruz, bu nedenle bu konuda tedbir alınması hepimizin yararına olacaktır düşüncesindeyim.
Son yıllarda, Harvard Tıp fakültesi, Oxford Üniversitesi ve King's College London gibi alanında isim sahibi kurumlardan çok sayıda akademik araştırma, internetin ve özellikle sosyal medyanın beynimizi küçülttüğüne, dikkat sürelerini kısalttığına, hafızayı zayıflattığına ve bilişsel süreçlerimizi bozduğuna dair bilimsel kanıtlar buldu.
2018'de, Stanford Üniversitesi'nin önde gelen psikiyatri uzmanları tarafından analiz edilen 10 yıllık veriler, sık sık birden fazla çevrimiçi platformla etkileşim kuran kişilerin, hafıza ve dikkat sürelerini azalttığını tespit etti.
Dünyaca ünlü üniversitelerden olan MIT’deki bir sinirbilimcisi profesör ve bölünmüş dikkat konusunda dünya uzmanı olan psikiyatrist Prof. Dr. Earl Miller, 2022'de "mükemmel bir bilişsel bozulma fırtınası" içinde yaşadığımız konusunda insanlığı uyardı.
Kaliforniya Üniversitesi'nde bilişim profesörü ve dünyaca ünlü Attention Span (Dikkat Süresi) makalesinin yazarı Dr. Gloria Mark, odaklanma yeteneğimizin ne kadar büyük ölçüde azaldığına dair kanıtlar buldu. 2004'te bir araştırmacı ekibi, herhangi bir ekrandaki ortalama dikkat süresinin iki buçuk dakika olduğunu tespit etti, bu süre 2012'de 75 saniyeye düşmüştü. Altı yıl önce 47 saniyeye düştü. 2023'te Dr. Mark verdiği demeçte, “bu toplum olarak çok endişelenmemiz gerektiğini düşündüğüm bir şey" dedi.
Oxford Üniversitesi ise, 2024 için yılın kelimesini “brain rot,” yani, “beyin çürümesi” olarak seçti. Bu kelime, internetteki yüzeysel içeriklerin aşırı tüketiminden kaynaklanan zihinsel bulanıklık, odaklanma sorunları ve entelektüel yıpranmayı anlatıyor.
Bu konudaki Araştırma Kurumun Başkanı Casper Grathwohl, seçimi büyüleyici bulduğunu söyledi. Zira, bu içerikleri üretenler de, bu içeriklerden şikayetçi olanlar da aynı yaş gruplarıydı. Grathwohl, trajik durumumuz için şöyle dedi: “Yüzsüz bir farkındalık halindeyiz.”
Öte yandan psikiyatrist Dr. John Hendrickson da makalesinde farkındalığın yetmediğini yazıyor. Yazara göre, beyin çürümesi bir hastalık değil, ruhumuzu harekete geçirmeyen, anlamdan yoksun, ama bizim eğilimlerimize hitap eden yazı, görsel ve video sağanağından kaynaklanan bir semptom.
Farkında değiliz ama yazılı ve görsel medyada (özellikle sosyal medyada) zırva içerikler zihimizi işgal ediyor, dikkat süremizi kısaltıyor, kitap okumak veya sosyalleşmek gibi anlamlı faaliyetlerde bulunmamızı zorlaştırıyor. Üstelik beyin çürümesi acı vermiyor; bizi hissizleştiriyor, uyuşturuyor ve anlamdan yoksun bir hayata itiyor ve beyin çürüdükçe daha fazla zırva içerik talep ediyor.
Modern bir problem gibi görünse de bu terim ilk kez kullanılmıyor. Zira, Amerikalı filozof Dr. Henry David Thoreau 1854 yılında yazdığı kitap Walden’da şöyle seslenir: “İngiltere, patates çürümesinin önüne geçmeye çalışırken, kimse daha yaygın ve ölümcül olan beyin çürümesini iyileştirmeye çalışmayacak mı?” Walden’ı okuduğumuzda, daha o günlerden bilişsel kapasitemizi düşürenin ve beynimizi sislendirenin “anlamsız kaygılarla dolu hızlı yaşam” olduğunu anlayabilirsiniz. Sanayi Devrimi’yle başlayan hızlı tüketim, son dönemdeki sosyal medyanın etkisiyle kaygı dolu bir fırtınaya dönüştü.
Yoğun sosyal medya kullanımı, dikkat süremizi azaltıyor, bizi kaygılandırıyor ve sosyal becerilerimizi zayıflatıyor. Ancak asıl önemli olan, tükettiklerimiz değil, kaçırdıklarımız. “Sahte kaygılarla öyle çok meşgul oluyoruz ki,” diyen yazar Thoreau, “hayatın daha güzel meyvelerini toplayamıyoruz. Hayatın gerçek meyveleri bizi beklerken, zihnimizi dijital çöplerle dolduruyoruz”.
Hızlı yaşam nedeniyle bugün her birimiz birşeylere geç kalmış hissediyoruz. Potansiyelimizi gerçekleştiremediğimize inanıyoruz. Karşılaştırmalarla kendimize eziyet ediyoruz. Kurumlara güvenmiyoruz. Gelecekte umut göremiyoruz. Ve bütün bu stresin ağırlığı altında eziliyor, hiçbir şey yapmadığımız günlerde bile suçluluğun yorgunluğunu yaşıyoruz. Elimizdeki cep telefonlarını kaydırma hareketiyle saatlerimizi harcadığımız videolar ve birilerince maksatlı hazırlanan görsel ve kısa metinler, bize kısa süreli mutluluk verse de zihnimizde kalıcı bir boşluk bırakıyor.
Oysa hem anlamlı bir hayat yaşamanın, hem de beyin çürümesinden kurtulmanın yolu aynı; Aklımıza, yeteneklerimize, yaratıcılığımıza iyi gelen faaliyetlerde bulunmak, yani;
- Zihnimizi besleyen kitaplar okumak,
- Yaratıcılığımızı artıran sanat eserleriyle karşılaşmak,
- Hareket halinde olmak,
- Derin sohbetler etmek,
- İçerikleri bilinçli ve seçici bir şekilde tüketmek.
Ancak ne yazık ki biz anlamsız işlerin yorgunluğuyla, anlamlı işlerin yorgunluğunu karıştırıyoruz. Doğru olanı seçmek, binlerce anlamsız seçeneğin içinde kaybolmuş ve özgüveni zedelenmiş bizler için büyük bir mücadele.
Roma İmparatoru Marcus Aurelius, hayatın asıl meyveleri yerine, ruhunu aç bırakan haz lokmalarının peşine takıldığında, kendisine içindeki gücü hatırlamasını söyler: “İçinde seni bir kukla gibi oynatan şeylerden daha güçlü, daha tanrısal bir şeyin varlığının ayrımına gelmenin zamanı geldi! İşte bahsettiği ‘kukla gibi oynanma’ hali, bugün sosyal medya algoritmalarının dikkat ekonomisi üzerindeki etkisiyle birebir örtüşüyor.
Bu kadar hızlı akan, endişe yüklü bir hayatta anlamsız işlerin yorgunluğunu, anlamlı işlerin yorgunluğundan ayıramıyoruz. Roma dönemi filozoflarından Musonius Rufus bize asırlar öncesinden seslenerek ikisi arasındaki ayrımı hatırlatıyor: “Eğer zevk için utanç verici bir şey yaparsan, aldığın zevk çabuk geçer, ama utanç kalır. Eğer yoğun emek verip iyi bir şey yaparsan; yorgunluğun çabuk geçer, ama iyilik baki kalır.”
Eğer biz doğruları seçersek, hayatın gerçek meyveleri; derin sohbetler, ufuk açıcı kitaplar, içimizi titreten sanat eserleri ve berrak bir zihin bizi bekliyor olacaktır!
Yorumlar