Cumhuriyetin kuruluş yıllarında Atatürk’ün “kendi bünyesine güvenen, hızlı kalkınmaya dayalı, planlı ekonomi modeli” başarı ile uygulanmış ve 1929 Dünya Ekonomi Buhranı nedeniyle hemen tüm ülkelerin olumsuz etkilendiği bu dönemde, bu krizden etkilenmeyerek büyük bir atılım gerçekleştirmiştir. Ölümü sonrası farklı ekonomik modeller uygulayan Türkiye, bu başarıyı hiç bir zaman yakalayamadığı gibi, 1980 yılındaki 24 Ocak kararlarıyla neo-liberal bir yaklaşımla serbest piyasa ekonomisine geçiş yolunda önemli bir adım atmıştır.
O tarihten bu yana hem reel sektör, hem de finans sektöründe çeşitli serbestleşme adımlarını atarak ilerleyen ülkemiz, 2005 yılında yayımlanan AB İlerleme Raporu’nda “işleyen piyasa ekonomisi” ünvanıyla taltif edilmiştir! Arada yaşanan bazı iktisadi krizlere rağmen, 1980 sonrasında ülkemizin ekonomi politikaları; genel olarak özel sektöre dayalı, rekabetçi ve serbest piyasa ekonomisi prensiplerine bağlı kalmaya devam etmiştir. Liberal ekonomi uygulayan ülkelere daha hızlı uyum sağlaması için IMF, Dünya Bankası ve Dünya Ticaret Örgütü gibi neo-liberal küresel ekonomik düzenin ana unsurları, Türkiye ekonomisindeki serbestleşme, dışa açılma ve küresel ekonomiye entegrasyon çabalarına destek olmuşlardır.
2001 Krizinde yapılan son anlaşmadan sonra halen iktidarda olan siyasi partinin tercihleri nedeniyle, 2008 yılında IMF ile yeni bir stand-by anlaşması yapmayan ve IMF’e olan borcunu 2013’te tamamıyla geri ödeyen Türkiye, o tarihten bu yana yoluna kendi belirlediği ekonomi politikalarıyla devam etse de, genel olarak Batı dünyasına entegre edilmiş serbest piyasa ekonomisi politikaları çerçevesine bağlı kalmıştır.
Bazıları bunu pandemi ile ilişkilendirmeye yeltense de, aslında 2018’den sonra, Türkiye’nin 45 yıl önce başladığı bu yolculukta belirgin bir kırılma yaşanmaya başladığını söyleyebilirim. 2008 Dünya Ekonomi Krizinden sonra küresel bazda alınan finansal tedbirler sonucu, döviz sıkıntısı yavaş yavaş artarak kırılganlıkları yükselen Türkiye ekonomisinin, 2018 yılının Ağustos ayında yaşanan piyasa çalkantısı ve sonrasındaki reel sektör bilanço krizinin ertesinde, serbest piyasa ilkelerinden yavaş yavaş sapmaya başladığını ve piyasaya müdahalelerin artmaya başladığı bir döneme girdiğimizi görüyoruz. Bugün geldiğimiz noktada, Türkiye’nin gerçek anlamda bir serbest piyasa ekonomisi oluğunu iddia etmek mümkün değildir. Artık ülkemizde siyasi otorite serbest piyasa ekonomisi çerçevesinden uzaklaşıp, daha kontrollü bir ekonomi politikası çerçevesine geçmek zorunda kalmış ve bunun bir çok alanda önemli etkileri olmuştur. Daha da önemlisi bu sapmanın topluma verdiği zararın ötesinde, toplumun bu değişikliklerden haberi bile olmamıştır! Örneğin, kiralar çok arttı diye kira artışlarına sınırlama getirdiğimizde, enflasyonu kontrol altına almak için kur artışlarını yönetmeye başladığımızda, “döviz kurları artmayacak” dedikten sonra fahiş artışların yaşanmasında, ya da faizleri asla artırmamaya söz verdikten sonra bundan birden vazgeçtiğimizde, bunun ekonomi üzerindeki etkilerini hesaplamamız, toplumu bilgilendirmemiz ve buna dayanarak da toplumsal mutabakatı sağlayabilmemiz gerekirken, bunlar hiç yapılmamıştır. Çünkü bu değişim planlı bir şey değildi, ekonominin dümenine geçen kifayetsiz idareciler, halkın değil iktidardaki siyasi erkin ihtiyaçlarını dikkate almışlardır.
Bildiğiniz gibi son 60 yıldır, her 7-8 yılda bir döngüsel ekonomik krize girmesek bile büyük iktisadi sorunlarla karşılaşmak, neredeyse Türk ekonomisinin temel karakteristiği haline gelmiştir. Geçmişte 1-2 yıl gibi kısa sürelerde atlattığımız ekonomik sorunlar, bu defa farklı olarak 4-5 yıl gibi uzunca bir süredir devam ediyor. Son ekonomik tablonun ortaya çıkardığı sorunlara bakacak olursak; hızla artan ve % 100’leri aşan tüketici enflasyonu, temel gıda ve barınma maliyetlerindeki sert yükseliş, Türk Lirası’nın tarihi değer kaybı, işsizlik oranlarının yüksek seyrini koruması ve sanayide daralan kapasite kullanımı gibi çok sayıda gösterge üzerinden somut biçimde izlenebilmektedir. Bu süreçte döviz kurları sürekli yükselme eğilimi göstermiş, TCMB rezervleri ciddi şekilde erozyona uğramış, cari açık artmış ve hanehalkı gelirleri enflasyon karşısında ciddi oranda erimiş ve vatandaş yoksullaşmış, en önemlisi de gelir dağılımı adaleti altüst olmuştur!
Halihazır son Ekonomi Yönetimi bu süreçte temel politika tercihlerini, faiz oranlarının %50’lere kadar arttırılması, vergi oranlarının sürekli yükseltilmesi, kolayca gelir toplaması mümkün olan dolaylı vergilerin yaygınlaştırılması, geçici finansal araçlarla dövizin kontrol altına alınması tedbirleri eksenine oturtmuştur. Uygulanan programda kamu harcamalarında kısıntıya gidilmesi ve zorunlu kamu tasarrufu adımları atılması zımmen düşünülmüş, ama siyasi nedenlerle bundan uzak durulduğu için, gelir vergisi dilimlerinin yükseltilmesi, ÖTV ve KDV artışları gibi önlemlerle bütçe açığını kapatma hedeflenmiş; finansal piyasalarda ise yüksek politika faizi ve kademeli faiz artışlarıyla ülkeye dışarıdan sıcak para girişinin carry trade yöntemi ile teşvik edilmesi amaçlanmıştır. Ancak bu tedbirler, daha çok iç tüketimi daraltma ve vergi yükünü artırarak dar ve orta gelirli kesimde fakirleşme şeklinde kendisini gösterirken, üretim, yatırım ve ihracat kapasitesini artırmaya dönük somut yapısal reformlara hemen hiç yer verilmemiştir.
Türk ekonomisinin, senelerdir belli periyodlarla faiz, döviz ve enflasyon oranları başta olmak üzere temel göstergelerde ortaya çıkan yüksek artışlar nedeniyle iktidarlarca vatandaş için ağır önlemler içeren istikrar programlarına tabi tutulması, bunun yanında esas yapılması elzem olan yapısal reformlara siyasi nedenlerle uzak durulması, ekonomik sorunlarımızın kronikleşmesine sebep olmuştur. Bu döngünün yaşadığımız her büyük ekonomik sorunlar döneminde aynı şekilde tekrar etmesi, artık kabul etmemiz gereken bir gerçeği ortaya çıkarıyor; Türkiye’nin yaşadığı ekonomik bunalım, sadece enflasyonun çift haneli, hatta üç haneli rakamlarda seyrettiği, işsizlik oranlarının iki haneli rakamlardan aşağı düşmediği, faiz oranlarının %60’lara kadar yükseldiği akut kriz dönemleriyle sınırlı değildir. Belli bir süre topluma dayatılan istikrar programlarının sonunda temel göstergelerdeki aşırı artış hızının frenlendiği ve ekonomik işleyişin hassas bir denge üzerinde sürdürüldüğü ara dönemler, yalancı bahar benzeri geçici ve aldatıcı iyileşme dönemlerinden ibaret olup Türkiye, aslında geçmişten beri birikerek gelen yapısal sorunların ağırlaştırdığı kronik bir bozulma sarmalının ve yetmezliğin içinde yaşamaktadır.
Sadece iktisadi değil, aynı zamanda toplumsal, siyasi ve idari yapıdaki sorun ve aksaklıklarla doğrudan bağlantılı olması itibariyle sistemik bir kriz niteliği taşıyan bu süreç; ülkemizin geleceğini tehdit eden ve çöküşe sürüklenme gibi tehlikeler barındırmaktadır. Tıpkı insan vücudunda sağlıksız beslenme ve hayat tarzı tercihleri, uzun vadede damarların, kalbin, karaciğerin ve böbreklerin yavaş, ama ilerleyici şekilde bozulmasına yol açıyorsa; Türkiye ekonomisinde yanlış makro politikalar, her 3-5 senede bir seçim ekonomisi tercihleri ile bütçelerin delik deşik hale getirilmesi, üretimden uzaklaşma, inşaat odaklı ve tüketime dayalı büyüme, israfçı yatırımlar, hemen her alanda görülen corruption sarmalı ve aşırı borçlanma ile başlayan bozulma ve çürüme zinciri, toplum farkında olmasa bile zaman içinde ülke ekonomisinin tüm temel göstergelerinde kalıcı ve çoklu fonksiyon bozukluklarına yol açmış bulunmaktadır.
Eğer bu önemli sorunsal gidişata tedbir alınmaz yada şu anda uygulandığı gibi dönemsel geçici tedbirlerle problemlerin giderildiği topluma algı yönetimi ile dikte edilirse, bir gün gelir, yapısal reformlar bile yeterli gelmeyebilir düşüncesindeyim.
Nitekim şu anda yaşandığı biçimde Türkiye ekonomisinde büyüyen cari açık, artan ithalat bağımlılığı ve üretimdeki yapısal zayıflıkların köklü reformlarla temelden çözülmesi yerine, bir taraftan basit yüzeysel politikalarla günlük sorunlar giderilmeye çalışılırken, diğer taraftan ithalat bazlı büyüme modeli, enerji ve ara malı bağımlılığı, düşük teknolojili üretim, artan dış borç ve sıcak para girişine dayalı finansman döngüsü gibi hatalı ekonomik tercih ve politikaların ısrarla sürdürülmesi gelecekte yaşanacak tehlikeleri büyütmektedir. Bu gidişatın sürdürülmesi halinde, ülke ekonomisinin işleyiş metabolizmasını oluşturan temel süreç ve mekanizmaların önce kendi içlerinde fonksiyon kaybı, sonra bir arada oluşturdukları bütünsel yapıda çoklu sistem hasarı ve genel çöküş tablosunun ortaya çıkması inanın kaçınılmazdır.
Ayrıca mikro düzeyde bireysel ekonomik aktörlerin ve işletmelerin hatalı tutum ve tercihlerinden doğan kaynak israfı, verimsizlik, zarar ve iflasların zamanla sistemin bütününe sirayet etmesi sonucu ve az gelişmişlik düzeyimizin sisteme etkisinin genel ekonomik çöküşe yol açması da beklenen doğal bir sonuç olacaktır.
Güncel bazı ekonomik kırılganlıklarımıza kısaca baktığımızda şunları görüyorum;
• Azalsada hala yüksek cari açık,
• Ciddi seviyede dolarizasyon,
• Yüksek özel sektör borcu ve yabancı para açık pozisyonu,
• Yüksek enflasyon,
• Düşük katma değerli üretim alt yapısı,
• Pahalı enerji,
• Orta gelir tuzağı,
• Karmaşık bir teşvik ve adaletsiz vergi sistemi,
• Eğitim düzeyi ve becerisi görece düşük insan kaynağı,
• Dünya genelinde görece düşük rekabetçilik düzeyi gibi önemli sorunlarla karşı karşıyayız.
Çözüm, ekonomideki kronik rahatsızlıkları ortadan kaldırmak için yapısal reformlara bir an önce el atmaktır. Bunları yapmak yerine, sürekli günlük geçici tedbirlerle sorunları tedavi ettiğini sanan kısır döngüye devam etmekle, yalnızca mevcut semptomları baskılamak değil, kök nedenlere inmekten ve onları ortadan kaldırmaktan kendimizi uzaklaştırıyoruz!
Benim görüşüme göre ülkemizin ekonomik bağışıklık sisteminin yeniden inşası için aşağıdaki kritik adımlar acil ve zorunludur:
- İthalata bağımlı, inşaat odaklı ve tüketim esaslı ekonomiden; daha az tüketip daha çok üreten bir yapıda ihracat odaklı, katma değeri yüksek üretim ekonomisine geçiş,
- Nitelikli, yüksek teknoloji esaslı, yüksek katma değerli üretim ve ihracat tabanlı büyüme modeline geçiş,
- Döviz kuru dengesini, TCMB rezerv satışına (yakışına!) değil; üretimin ve ihracatın arttırılmasına, ithalatın ve enerji bağımlılığının azaltılmasına bağlamak,
- Öncelikle siyasilerin daha sonra kamu yöneticilerinin harcamalarında keyfiliğe son verici yasal tedbirler alarak ve Kamu İhale Yasasını gelişmiş ülkeler düzeyine getirerek, tasarrufa yönelmek ve israftan kaçınılması, nihayetinde corruption’ı ülke çapında azaltmak,
- Enerji ve tarımda optimal, yerine göre maksimum kapasite kullanımı ve sürdürülebilirliği sağlamak,
- Kamu maliyesinde sıkı bir disiplin ve adil bir vergi reformunu hayata geçirmek,
- Öncelik iktisadi kurumlar olmak üzere “independent” olması gereken tüm kurumları siyasilerin etkisinden kurtararak ve bağımsızlığını kazanmış yapılar tesis ederek, güçlü bir hukuk devleti oluşturmak,
- Şeffaflık, hesap verebilirlik, hukuki öngörülebilirlik ve bağımsız yargı ile yatırımcı güveninin arttırılmasını sağlamak ve böylelikle tam demokratik bir yapıya kavuşmak,
- İstihdamda ve tüm üretim alanlarında, ehliyet ve liyakat sisteminin tartışmasız uygulanmasını temin etmek,
- Eğitimde, bilim ve teknolojide kalite düzeyini arttırmak ve beyin göçünü tersine çevirmek.
Bunlar sağlandığında ülkemiz, ekonomik bağışıklığını güçlendirebilir, dış şoklara karşı direncini arttırabilir, gelir adaletini sağlayabilir, sürdürülebilir kalkınmayı başarabilir ve orta gelir tuzağından çıkarak yüksek gelirli ülkeler ligine rahatlıkla yükselebilir, tam demokratik bir ülke olabilir ve inanın ülkemizin bunu başarma potansiyeli vardır, yeterki halk istesin, emin olabilirsiniz!
Yorumlar