WhatsApp
Advert
Advert

TÜRK FİNANS SİSTEMİNİN DEĞİŞİM SÜRECİNDE CARRY TRADE OPERASYONLARI

Yayınlanma Tarihi :
author

Selami TÜTÜNCÜOĞLU

Malumunuz çok değil bundan aylar önce "Ne olacak bu TL’nin hali?" diye hayıflanır dururduk. Son dönemdeki gelişmelerle birlikte bir anda "Ne olacak bu doların hali?" diye düşünmeye başladık. Biliyorsunuz Ekonomi Yönetimi enflasyonun yükselişini önlemek için piyasada rezerv satarak dolar kurunu uzun zamadır baskılıyor. Bu, yani milli paramız TL’nin değer kazanması, ülke ekonomimiz için aslında çok iyi bir gelişme, çünkü daha 1 yıl önce döviz darboğazı nedeniyle dış borçlarımızı ödeyememe ve temerrüt durumuna düşme korkusu yaşıyorduk, şimdi kendi milli paramız değer kazanıyor.

Göreve geldiği bir yılın sonunda Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek yabancı yatırımcıyı ikna ederek, ülkeye sıcak para girişini başlatmış durumda. Öte yandan yabancıların ülkeye sıcak döviz getirmesinden, dolayısıyla kurların yükselmemesinden etkilenerek yurt içi yerleşikler de döviz satışlarına başladılar. Hatta TL kredi faizlerinin yüksekliği bir yanda, dövizin bollaşması diğer yanda, şirketler daha ucuz faizi olan döviz kredisi kullanmaya başladılar ve ülke neredeyse son dönemde döviz cennetine döndü!

Hesaplamalara göre piyasada bollaşan dolar sonucu, Merkez Bankası döviz bile satın alıyor. Bunun % 50'den fazlası yurt içindekilerin gerek artık sona eren KKM, gerekse döviz mevduatlarını bozdurmasından kaynaklı olduğu yetkililerce ifade ediliyor.

Dövizle ilgili beklentiler o hale geldi ki bazı ekonomistler, Merkez Bankası'nın faiz artırması halinde doların daha da düşebileceğini bile öngörüyor. Diğer yandan ülkemiz borsasının belalısı ABD orijinli küresel dev banka Bank of America (BofA) ise yıl sonunda dolar/TL'nin 38 seviyesinde olmasını beklediğini açıkladı. Halbuki Yılbaşında tahminler 40 TL civarındaydı, çok değil bundan 3-5 ay kadar 40-50 TL olacağı spekülasyonları yapılıyor, insanlar dövize yönlendiriliyordu. Anlayacağınız ülkemizin finansal durumu, bu olumlu gelişmeyle birlikte öngörü yapılamaz hale geldi, bırakın orta ve uzun vadeli öngörü yapmayı artık bugünden 1 ay sonrasını bile göremez olduk!

Öte yandan Borsa İstanbul endeksleri son dönemde rekor üstüne rekor kırıyor, ama hisse senetleri getirilerinde aynı kazanç gözlenmiyor. Çok değil bundan bir kaç ay öncesi dönem de döviz tahmini yapanların yerini şimdi hisse tahmincileri aldı. Borsada spekülatör ve manipülatörler ise hisselerde ciddi dalavereler yapma peşindeler. SPK bunları izleyerek basit cezalar kesse de, maddi cezalar kazancın altında kaldığı için kimsenin umurunda olmuyor.

Ayrıca döviz kurunun sabit kalması ihracatçılarımızı mutsuz kılıyor. Fakat Ekonomi Yönetimi ithalata dayalı ekonomimizde maliyet kanalı üzerinden enflasyonist etkileri baskıladığı için bu yöntemi tercih ediyor. TL'nin tüketim ithalatını artırmaması için ise henüz altın ithalatına konan kota dışında görünen suni bir önlem yok. Yani bu noktada izlenen politikanın, risk teşkil ettiğini umarım bizim gördüğümüz kadar yetkililerde görüyordur.

Diğer yandan büyük bir risk oluştu; çünkü ülkemizin yüksek faiz, düşük kur politikasına geri dönülmesi ile beraber, piyasalar carry-trade imkanına kavuşarak, ülkemiz nerdeyse vurguncu pazarı haline dönüştü. Yani ülke dışından veya ülke içinden düşük döviz faizi ortamından borçlanarak, yüksek TL faizi ortamına gelinip, buradan elde edilecek kazançların kısa vadelerde yurt dışına çıkartılması ile ülke kaynaklarının bu yöntemle sömürülmesine başlandı. Ülkemize giren sıcak döviz, her ne kadar seçimler öncesi dövizi baskılamak için piyasada TCMB’nca yakılan rezervlerin tamamlanması için bir fırsat yaratmış ve ekonomide de bir hareketliliğe sebep olup göreceli düzelmelere işaret etse de, orta ve uzun vadede büyük riskler taşıyor ve bunları da göz önünde bulundurmak gerekiyor. Şirketlerin ucuz faizli dövizle borçlanmasının artması da ayrı bir dolarizasyon riski taşıyor. Çünkü ülkeye sıcak döviz sokan yabancı, doğrudan yatırım yapmıyor, kısa bir süre sonra kar’ını almayı müteakip TL’sini dolara çevirip geri gidiyor/gidecek, o zaman döviz kurları yerinde durmayacak ve bu defa dövizle borçlanan şirketler zor duruma düşecekler.

Özetle faiz artışları ve kurda yükselişe izin verilmemesi sayesinde ülkemiz, bir anda dünyaya oldukça yüksek getiri sunan bir piyasa haline geldi. Yurtdışı ile swap koşullarının gevşetilmesi ve dünyadaki likidite koşullarının bir miktar gevşemesinin de katkısıyla Bakan Şimşek’in programının döviz ayağı işlemeye başladı. Son verilere göre yurtiçi yerleşiklerin döviz mevduatındaki çözülme 30 milyar doları aşarken, yabancının carry trade ile yaptığı girişlerin toplamı 40 milyarı aştı ve son 6 haftada Merkez Bankası’nın swap ve Hazine mevduatı hariç net rezervleri 50 milyar dolar arttı, böyle giderse de TCMB’nın rezerv sorunu kalmayacak.

Uzun vadeli bir analiz yaptığımızda ise; 2002-2023 döneminde yıllık ortalama 45.7 milyar dolarlık ülkemize döviz girişi olduğunu gözlüyoruz. 22 yılı topladığımızda 1 trilyon doları aşan bir döviz girişiyle karşı karşıyayız. Döviz girişlerinde ağırlık, yurtdışı borçlarında görülüyor, hem özel sektörün hem de kamunun ve Merkez Bankası’nın yurtdışından borçlanmalarının kümülatif olarak arttığını gözlüyoruz. Borsaya ve tahvil piyasasına yabancı girişini gösteren portföy girişleri ise dünya piyasalarında doların bollaşması sonucu 2010-2014 arası özellikle yüksek seyrettikten sonra yavaşladığını ve sonrasında ise iniş çıkışlı olduğunu görüyoruz. Yurtiçi yerleşiklerin, yurtdışı yatırımlarının yıllar içerisinde artması ve yurtdışında elde edilen karların bir kısmının ülkeye geri getirilmesi sonucunda toplam döviz girişlerinin % 10’undan fazlasını oluşturduğunu tespit ediyoruz. 

Öte yandan 2002-2023 döneminde yıllık ortalama 43.6 milyar dolarlık ülkemizden döviz çıkışı olduğu görülmekte, toplamda ise 960 milyar dolarlık bir çıkış var. Bu döviz çıkışlarının en büyük kalemini, yarıya yakınını dış ticaret açığı oluşturmakta. Dikkat çekici önemli bir husus ise döviz çıkışlarının % 30’undan fazlasını dış sermayeye yapılan faiz ve kâr ödemelerinin oluşturması. 22 senede dış sermayeye yapılan faiz ve kâr ödemeleri 300 milyar doları aşmış durumda. Yani, Türkiye’nin cari açığının önemli bir kısmını dış ticaret açığına ek olarak dış sermayeye yapılan faiz ve kâr ödemeleri oluşturuyor. Döviz çıkışlarının yaklaşık % 20’sini ise yurtiçi yerleşiklerin yurtdışındaki yatırımları oluşturmakta. 2015 ve 2021’de bu kalem 20 milyar doları aşıyor. 

Özetleyecek olursak ülkemiz ekonomisi dış ticaret açığı vermeden büyüyemiyor. Bunun ana sebebi üretimde ithal girdi kullanımının yüksekliğidir. Öte yandan 2002 sonrası uzun bir dönem reel kuru değerlendirecek politikalar izlenememesinin de buna katkısı büyüktür. Dış ticaret açığımızı finanse edebilmek için dış sermaye girişlerine ihtiyacımız var. Fakat dış sermaye girişleri, sonraki yıllar için bize büyük yükümlülük yaratıyor ve sonraki yıllarda yapılan faiz ve kâr ödemeleri ise cari açığı artırıyor. Çünkü dış ticaret açığının daraldığı dönemlerde cari açığın büyük kısmını dış sermayeye yapılan faiz ve kâr ödemeleri oluşturuyor. Bu durum, Türkiye’nin döviz açığının müzminleşmesine yol açıyor. Üstüne üstlük dış sermaye girişleri arttığında TL değerleniyor, bu da şu sıralar yaşandığı gibi ithalatın artmasına, bazı sanayilerde yurtiçi üretimin yerini ithalatın almasına yol açarak dış ticaret açığını genişletici etkide bulunuyor ve ilerleyen yıllarda döviz açığına katkıda bulunuyor. 

Sermaye giriş ve çıkışlarının serbest olduğu bir ekonomide, döviz ihtiyacının önemli bir kısmını da yurtiçindeki yerleşiklerin ülkemizdeki ekonomik koşullardan tedirginlik duyarak yurtdışına sermaye çıkarmaları oluşturuyor. Yani bir yandan dış yatırımcı çekmeye çalışırken bir yandan da Türkiye’deki yatırımcılar, gelen dövizin bir kısmını yurtdışı yatırımları için kullanıyor ve döviz ihtiyacı artıyor. Yurtdışına yapılan bu yatırımların gelirlerinin önemli bir kısmının ülkeye geri getirildiğini sevinerek görüyoruz, ancak getirilen miktar hem çıkan yatırımlardan hem de dış sermayeye yapılan ödemelerden düşük. Nitekim Merkez Bankası’nın son yayınladığı Uluslararası Yatırım Pozisyonu verilerine göre ise açığımız çok fazla.

Bu detaylı analiz sonrası şunu söyleyebilirim; halihazırda uygulanan Bakan Şimşek’in programında esas sorun olan ve döviz ihtiyacının en önemli kısmını oluşturan dış ticaret açığını kalıcı bir biçimde azaltmaya yönelik herhangi bir plan göremiyoruz. Şimşek anladığım kadarıyla yüksek faizler, düşük kur, altın ithalatını azaltma ve belli harcamaların kısılmasıyla büyümeden fazla taviz vermeden ekonomiyi kısmen yavaşlatıp enflasyonu belli seviyelere düşürmeyi, kısa vadede dış ticaret açığını azaltmayı hedefliyor, ama uzun vadeli herhangi bir plan ya da programı yok. Sizlere daha önce de defalarca ifade ettiğim gibi Orta Vadeli Program (OVP) programdan çok, bir çeşit dilek ve temenniler listesine benziyor. Uygulanan politikada yurtiçi yerleşiklerin yurtdışına sermaye çıkarmalarını azaltmaya yönelik herhangi bir unsur da yok. Nitekim iktidara yakın bazı büyük şirketlerin off-shore hesaplarının kabardığını biliyoruz ve iktidar devasa bütçe açığına rağmen bu hesaplardan vergi almaktan imtina ediyor ve sadece emeği ile geçinenlere yükleniyor görüntüsü hakim. Program, son aylardaki makroekonomik alandaki başarısını sürdürüp daha fazla dış sermaye çekmeye devam ederse, önümüzdeki dönemde dış sermayeye yapılan faiz ve kâr ödemelerini artırıp yeni döviz ihtiyacına yol açacağı ise gün gibi ortada.

Özetleyecek olursam; havuzun deliklerini kapatmadan daha fazla su doldurmaya çalışmak ne geçmişte işe yaradı, ne de şimdi işimize yarayacaktır. Ülkemizin temel sorunu; cebimizde yeterli para yokken har vurup harman savurmaktır, oluşan açığı da borçlanarak kapatmaya çalışırken daha da geriliyoruz. Elbette sıcak döviz çoğaldığında piyasada geçici rahatlama yaşanacaktır, ama bu dönemde su kaçıran deliklerin genişlemesi ve su akışının yavaşlaması ile gelecekte daha olumsuz bir durumla karşılaşacağımız da gün gibi ortadadır. Ne yazık ki esas meseleyi; yani şu anda carry-trade ile yaşanan soygun düzenini ve onun sonrasında yaşayacağımız ortamı muhalif siyasiler bile anlamakta zorlanıyorlar ve dile getirmekten imtina ediyorlar. Hatta aklı başındaki ekonomistlerin büyük bir kısmı bu sorunu tartışmaktan bile kaçınıp halkı doğru bilgilendirmiyorlar, bir kısmının da neoliberal düzenin ülke temsilcileri gibi davrandığını gözlüyoruz! Çözüm mü; dışa bağımlılığımızı azaltmak için daha az tüketip daha fazla üretmekten geçiyor, tabii bu önce siyasilerin tasarrufa başlamasını gerektiriyor, ama buna hiç niyetlerinin olmadığını gözlüyoruz, aksine tasarrufu sadece yüksek enflasyondan büyük zarar görmüş kesimden istiyorlar. Ayrıca ekonominin sadece finanstan oluşmadığından hareketle, neoliberal düzenin arzu ettiği finansal faaliyetlere yoğunlaşmak yerine, tüketim ekonomisi terk edilerek, üretim ekonomisine dönüş gerekiyor. Ama maalesefki bu yönde atılmış ciddi adımlar göremiyoruz, aksine vahşi kapitalizm çarkı durmaksızın dönüyor! Türk halkının geleceğini garanti altına alabilmesi için bu durumdan haberdar olması, bunun gerçekleşmesi için de bilinç düzeyi yüksek nitelikli insanların daha fazla sorumluluk almasını gerektiriyor düşüncesindeyim.

begendim
1
Begendim
bayildim
0
Bayildim
komik
0
Komik
begenmedim
0
Begenmedim
uzgunum
0
Uzgunum
sinirlendim
0
Sinirlendim

Yorum Gönder

Yorumlar