Bugün de sizlere ülkemiz ekonomisinin, Batı toplumlarının uyguladığı serbest piyasa ekonomi modeline bir türlü uyum sağlayamamasının nedenleri konusundaki görüşlerimi açıklamak istiyorum.
Türkiye’nin uygulamaya çalıştığı, klasik ekonomi uygulamalarının devamı olan neo-klasik tanımlı ekonominin temeli; bireyselliğe, yani kişilerin öncelikli olarak kendi çıkarını gözetme isteğine dayanır. Ancak bu durum, toplumumuzda hatalı algılandığı gibi haksız uygulamalarla bunun başarılmasına ve toplumsal çıkarlara halel getirilmesine izin vermez. Bu kıstasın toplumda varoluşun teminatı olarak kabul edilmesi neticesinde, ekonomik varsayım ve teorileriler de bu ana temelin üzerine inşa edilir. Buna göre toplumdaki tüm bireylerin refah düzeyindeki artışın ve kabul edilme isteğinin; doğuştan insanda mevcut olan bir insan davranışı olduğu kabul edilmektedir.
Ülkemizde serbest piyasa ekonomisinin ana temasını oluşturan bireysellik olgusu, ekonomik hayatta tam olarak yerleşmediği gibi, bu kavramın doğru dürüst tanımı bile yapılamamakta, bireyselliğin olumsuz bir davranış biçimi olduğu öne sürülmektedir. Halbuki toplumsal çıkarların korunabilmesi için bireyselliğin toplum içinde yaygınlaşması şarttır.
Bireyselleşmenin toplumda oluşamamasının ana nedeni; Türkiye’nin gelişmiş ülkelerinin geçirmiş olduğu ekonomik tarihsel kademelerden geçmemiş olmasıdır. Selefimiz olan Osmanlı İmparatorluğu, malesef ki gelişmiş Batı toplumlarının ataletini kıran keşifler çağındaki faaliyetlerinden hayli uzak durmuştur. Ayrıca 16. yüzyılda Batı Avrupa'da başlamış olan Merkantilizm olgusundan, yani güçlü bir ekonomi için ihracatı en üst düzeye çıkarmak ve ithalatı en aza indirmek üzere tasarlanmış, ticareti üstün tutan bir ekonomik politikayı benimsememiş ve bu nedenle de sanayileşme hamlesini kaçırmıştır. Ki Batı toplumları ile aramızda oluşan fasıla bazılarına göre 50 yıl, bazılarına göre ise 2 asrı bile geçmektedir.
Klasik ekonomide iktisadi hedef olan, kişilerin arzularını ve toplumun ihtiyaçlarını karşılayabilmek ve onları mutlu kılmak teoremi; gelişmiş ülkelerde ilgili ülkelerin özlerine ve yapısal niteliklerine uygun bir tarihi süreç geçirmiştir. Bu gelişme maalesef biz de gerçekleşememiş ve bu durum bizim gibi ülkeleri klasik ekonomik teorilerinin uygulanabilmesi açısından zorlamaktadır.
Bu yaklaşımın günümüzde de çok yönlü özellikleri olan bireyin tanımlamasına ve iktisadın temel teorisine uymadığını anlamak için kendimizi ve çevremizi gözlemlememiz yeterlidir. Çünkü toplumumuzda insanlar salt çıkar sağlama amacı dışında; gurur, şöhrete ulaşma, faal görünme arzusu, görevden kaçmama baskısı, dini motivasyonla merhamet ve hayırseverlik, inandığı davalar uğruna yıllarca hapishanede yatmayı göze alabilmek ve hatta askerlik mesleğinde olduğu gibi ölüme bile kolayca razı olmak, hayırseverlik düşüncesiyle sağlığını bile göz ardı ederek kan bağışı yapmak, gönüllü kuruluşlarda hiç çekinmeden görev yapmak gibi kişisel çıkarların söz konusu olmadığı bir takım olumlu veya olumsuz duygusal insani özelliklere sahiptirler.
Türk toplumu, bu yapısı itibariyle duyusal ve hissel yaklaşımların yoğun olduğu toplum özelliklerini taşımaktadır. Bu nedenle, Batı tandanslı tarihsel süreçleri ve kademeleri yaşamamış bir toplum olarak, klasik ekonominin ana teması olan insanı; bireysel düşünen davranış kalıplarının içine sokamamış ve bence yakın vade de sokması da mümkün değildir.
Maalesef bu sebeplerle toplumun iktisadi okuryazarlığı da çok düşüktür, ortalama seviyedeki insanlar yaşanan ekonomik olumsuz olguların kime ne kadar zarar verdiğinin farkına varamamaktadır. Nitekim ülkemizde tarihi 50 yıllık süreçte sürekli yükselen enflasyonun ve bunun sonucunda TL’nin değerinin düşmesi ile, yabancı rezerv paralara olan ihtiyaca bağlı olarak, yurt içine sokulan yabancı paraların tekrar enflasyon yaratıyor olması gibi sorunlarla karşılaştığının farkında bile değildir. Bunun yanında uluslararası kredi derecelendirme kuruluşları, yabancı finansal kuruluşlar, fonlar ve bunların ülke içindeki açık ve gizli temsilcilerince dayatılan yüksek faiz oranları ile döviz borçlanması operasyonlarını göz önüne aldığımızda, tahribatlar çok daha fazla olmakta ve halkın tasarrufları emperyal ülkelere akmaktadır.
Öte yandan toplumda bireysellik kavramını doğru dürüst anlamadan istismar ederek, kendi çıkarının dışında başka davranış biçimi gösteremeyen ve toplumsal çıkarları hiç gözetmeyen insan ve kurum tipine her geçen gün daha fazla rastlıyoruz. Örneğin; şirketlerin mali verileri, işletmeyle ilgili durum bilgilerini gösteren bir iletişim aracıdır. Sonuçların değerlendirilmesi, mali uygulama alt yapısından çıkan önemli raporlardan çıkarılan bilgiler üzerinden olması gerekir. Sunulan verilerin çeşitliliğine rağmen, sadece kendi çıkarına uygun olan (örneğin vergiden kaçınmak ve daha az vergi vermek gibi) bilgilere dayanarak ve/veya bunlar dizayn edilerek kararlar alınıyor, yeterli denetim mekanizması olmadığı veya bu husus illegal yollardan aşılma imkanları kolayca bulunabildiği için de hemen herşey kişisel/kurumsal çıkar üzerine bina ediliyor. Ana düşünce tuhaf biçimde, işletmenin veya kişinin vergiden önceki kazancı dikkate alınıp, kârın çokluğu sıkıntı, az olması ise sevindirici olması gereken bir durum haline dönüşüyor. Halbuki düşük kârlı işletmelerin itibarı düşecektir, ama gösterilen düşük kâra sevinerek çıkar sağladığını düşünmenin tam bir paradoks yarattığı ise fark edilmiyor bile. Sonuçta ne bilimsel ekonomi modeli ülkemizde doğru dürüst uygulanabiliyor, ne de insanlar toplumsal çıkarlarına zarar vererek uzun vadede kendilerinin ayağına kurşun sıktığının farkına varabiliyor.
Gelişmiş ülkelerin tarihi süreçlerde bu tür yaşanan olumsuzluklara yasal tedbirler getirdiklerini, daha da önemlisi olumsuzluklara toplumlarının artık müsamaha göstermediklerini gözlüyoruz. Yani ülkelerin gelişmişlik düzeyine göre farklılık gösteren bu tür yaklaşımlar sonucunda, gelişen ekonomilere kaynak teşkil ederek ekonomik atlama süreçlerine katkı sağlayan yeni buluşlar, teknolojik atılımlar, finansal kaynak yaratan ürünlerin artması başarılabiliyor. Sonrasında siyasi ve sivil toplum kuruluşları ile yasaların gelişmelere uygun hale getirilmesine, yeni bilgilerin doğmasına, toplumun yaşam şeklinin tarımdan sanayiye, oradan da bilişim ve hizmet sektörüne kaymasına, işlerin ters gitmesinde bunu telafi imkanı sağlayan basının özgürlüğünün sağlanması gibi olmazsa olmaz anlayışların demokrasi kültürüne yerleşmesine ve sonuçta bu olumlu gelişmelerin söz konusu ülkelerin kalkınmasına katkı sağladığını gözlüyoruz. Öte yandan bizim gibi ülkelerin bunlara pek önem vermediğini, hatta umursamadığını gözlemliyoruz.
Elbette biz hristiyan Batı toplumlarından farklıyız. Ancak Rönesans’a kadar akıl ve bilim konusunda dünyaya yön vermiş bir kültürün de mirasçılarıyız. Tek tip serbest piyasa ekonomisinin dünyanın her yerinde, her konuda benzer gibi görünen ama gerçekte farklı olan gelişmeler ortaya koyduğu da aşikardır. Dolayısıyla her ülkenin insanı, coğrafyası, gelişmişlik düzeyi, tarihi yapısı, inançları, eğitim ve kültürel özelliklerine uygun, farklı ekonomik teorilere dayalı yaklaşımların gösterilmesi gerektiği düşüncesindeyim. Ancak iktisadi yaklaşım diye öne sürülen akıl ve bilimden uzaklaşmış hiç bir tavrı doğru bulmadığımı da belirtmek zorundayım. Elbette ulusal kültür yapımıza uygun yaklaşımlarla ülke ekonomisinin sürekliliği, ülkenin bağımsızlığı ve kudretinin sağlanması şarttır.
Bunun için de önce ülkemiz insanının bireyselliğin ne olduğunu doğru dürüst öğrenmesi, bunun toplumda yaygınlaştırılması, iktisadi okur yazarlığın geliştirilmesi, ticaretin ve varlıklı olmanın kötü bir şey olmadığının, aksine dürüst biçimde yapılan emeğe ve fikre dayanan her türlü üretimin teşvik edilmesinin gerektiğini düşünenlerdenim. Aydınlık yarınlara bunları gerçekleştirerek çıkacağımıza yürekten inanıyorum.
Yorumlar