WhatsApp
Advert
Advert

ÜLKEMİZ İŞDÜNYASINDA YAŞANAN OLUMSUZLUKLAR VE EKONOMİMİZE VERDİĞİ ZARARLAR

Yayınlanma Tarihi :
author

Selami TÜTÜNCÜOĞLU

Bugünde sizler için ülkemizdeki işdünyasında yaşanan olumsuzlukların neden bir türlü aşılamadığı ve bunun ülke ekonomimize verdiği zararlar konusunu inceleyeceğim.

Ülkemiz 2001 Ekononik Krizinden sonra Kemal Derviş’in liderliğinde, yıllardır sıkıntılı olan ve milyonlarca insanı mağdur etmiş finansal sistemin ve özellikle bankacılık sektörünün işleyişinin belli prensipler üzerine oturması yolunda önemli başarılar elde etmiştir. Ancak işdünyasının, yani reel kesimin işleyişinin sağlıklı bir hale getirilmesi için yeterli adımlar atılamamış, o alan ihmal edilmiştir.

Gelişmiş dünyanın teknolojik adımlarla hızla ilerlediği bu dönemde, Sanayi Devrimini hala başaramayan Türk işdünyası, gelişmiş ülkeler ile kıyaslandığında sanayi alanında hala son derece zayıf, verimliliği düşük ve ağırlıklı olarak montaja dayalı ve kurumsal alt yapısını kuramamış bir reel sektörle baş başadır.

Geçmiş dönemde reel sektörün kurumsallaşmasını sağlayabilecek en önemli adım, 2012 yılında uygulamaya giren yeni Türk Ticaret Kanunu'nun (TTK) devreye alınmasıydı. Ancak malum nedenlerle hem yerli şirketlerin "biz bu yasanın getirdiklerine ayak uyduramayız" yaklaşımı ile ayak diremeleri, hem de kanuna ilişkin uygulama tebliğlerinin gecikmesi ile çıkarılan tebliğlerin yeterince açık ve anlaşılır olmaması neticesinde piyasada oluşan kaos, yeni TTK'nın reel sektörün kurumsallaşması için son derece büyük önem arz eden maddelerinin zaman içinde uygulanamamasına ve bazı önemli maddelerin iptal edilmesine neden oldu. Netice de ülkemiz bundan büyük zarar gördü ve halen de Türk sanayisi yerinde sayıyor.

Öncelikle şunu ifade etmek isterim ülkemizde bir çok şirket profesyonelleştiği halde kurumsallaşamamıştır. Malumunuz kurumların ve firmaların iyi işleyemediği, Patron merkezli iş yönetim anlayışının hakim olduğu bir yapıda belki değişimlerden söz edilebilir, ama ekonomik kalkınmayı beraberinde getirecek gelişme ve reformlardan asla söz edilemez. Çünkü Patron merkezli yönetim anlayışı, takım çalışmasına ve ortak aklın oluşumuna hiçbir şekilde imkan vermez. Patronun, yani bir kişinin verdiği kararlar, mutlak doğru olarak profesyonel kadroya empoze edilir ve itiraz istenmez. Böylece, farklı fikirlerin meydan vereceği yeni ürün ve hizmetlerin ortaya çıkması, daha verimli çalışma metotlarının hayata geçirilmesi, daha iyi bir finansal yönetim sağlanması gibi süreçler ve unsurlar devre dışı kalmış olur. Bu yaklaşım, profesyonel kadro içinde yeni fikirlerin üretilmesi konusunda motivasyonun kırılmasıyla, yeni olan hiçbir düşüncenin artık gündeme gelmemesi noktasına kadar varacak ve şirket kendi kendini kemirmeye başlayacaktır.

Firmalarda karar verici Patronların eğitim ve gelişmişlik düzeyine bağlı olarak, karar almanın farklı dereceleri de söz konusudur. Yani, bazı şirketlerde fikirler çeşitli toplantılarda masaya getirilebilir, ama sonuçta hep Patronun dediği olur. Bu durumu bilen şirket çalışanları ise yeni fikirler öne sürmek yerine Patronun düşüncesine paralel önerilerle gelirler. Bu durumda da şirket yenilikçi olma özelliğini kaybeder ve atılım yapamaz.

Esasında Türkiye'deki şirketlerin çoğunun Patron merkezli olmasının temelinde, geleneksel iş yapma modelinin tek ve en doğru model olarak kabul edilmiş olması yatıyor. Şirketlerin hissedarları genelde aile fertlerinden oluşuyor ve profesyonelleşme sürecine giren aile şirketlerinde "şirketin hakimiyetinin kaybedilmesi" psikolojisi ağır basıyor ve profesyonel yöneticilere yeterli yetkiler verilmiyor. Bunun sonucunda da profesyonelleşme çabaları boşa çıkıyor ve kurumsallaşma sürecine girilemiyor. Ayrıca firmaların çoğu neden profesyonelleşme ve sonrasında kurumsallaşma süreçlerinin içine girdiklerini bilmiyorlar, bir kültür yaratılamıyor. Genellikle bu sürece, yükselen ciroları yönetmenin başka türlü mümkün olmadığı fikrine kapılmaları ve işletme yönetimi konusunda zorlandıkları için Patronların yarım yamalak ve çekingen tavırları ile önce profesyonelleşme, daha sonra da kurumsallaşma süreçlerine giriliyor, ama maalesef düşünce başından hatalı olduğu için sonuç alınamıyor.

Kurumsallaşma ve profesyonelleşme süreçleri esnasında, şirket hissedarlarının geleneksel düşünmeyi tercih etmesi ve “şirketin ellerinden gidiyor” olduğu hissine kapılmalarında, yeterli olmayan profesyonel yöneticilerle ve danışmanlarla çalışmaları da etkin bir rol oynayabiliyor. Çalışma hayatımda o kadar çok danışman adı altında yetersiz kişiler gördüm ki, şirket içinde varlıklarını sürdürmek için olmayan sorunları var gibi gösterip, sonra da çözmüş gibi yapıp, aile şirketlerinin yükselen yıldızları olabiliyorlar. Ancak bunun anlaşılması uzun sürmüyor ve danışmanın foyası ortaya çıkınca, şirket hissedarlarının kurumsallaşma ve profesyonelleşmeye olan güvenleri sarsılıyor ve proje bir daha gündeme getirilmemek üzere rafa kalkabiliyor.

Malumunuz gelişmek için şeffaflık, dürüstlük ve iletişim kanallarının sonuna kadar açık olması her organizasyonda son derece önemli hususlardır. Ancak, kurumsallaşan ve profesyonelleşen bir yapıda iletişim kanallarının nasıl çalışacağının iyi belirlenmesi gerekiyor. “Şirketim elimden kayıyor” diye ifade edebileceğimiz bir ruh halinde olan hissedarların, başarılı bir kurumsallaşma ve profesyonelleşme ile şirketlerinin daha verimli çalışarak daha başarılı olacağının ve ellerindeki hisselerin değerinin artacağını süreç boyunca çok iyi anlamaları gerekiyor. Burada da görev, süreci yöneten danışman ve profesyonel kişilere düşüyor.

Şeffaflık ve şeffaflığa dayalı iletişim kanalları kullanımının yeni ürünlerin geliştirilmesinde, doğru insan kaynağının uygun iş profiline göre bulunmasında, finansal verimliliğin artırılmasında, şirketin dış ilişkilerinde tutarlı bir iletişim geliştirebilmesinde, doğru üretim modellerini doğru teknolojiler ile geliştirebilmesinde, kısaca bir işletmenin tüm fonksiyonlarında önemi son derece büyük.

Komiteler ve kurullar ile oluşturulabilen şeffaf iletişim kanalları sayesinde takım çalışmaları, yeni fikirlerin enine boyuna tartışılması ve her alanda ilerleme kaydedilmesi, ülke çapında ya da uluslararası alanda daha rekabetçi olunabilmesi gibi, hem işletmelerin hem de ülkenin kalkınmasına katkı sağlayacak unsurlar koordinasyon içinde bir araya gelebiliyor.

Kurumsal alt yapının yeniliklere imkan tanımadığı bir organizasyonun bir ülkenin "büyümesine" katkısı olabilir, ama kalkınmasına katkısı olmayacaktır. Ülkemizde bir elin parmaklarını geçmeyecek sayıda olan kurumsallaşmayı hakkıyla başarmış şirketler dışında yaşanan durum maalesef budur. Bu hakikat neticesinde küresel piyasa şartlarında rekabet edebilecek seviyede firmalarımızın eksikliği, ülkemizin ekonomik kalkınmasına imkan vermemektedir. Nitekim finans sektörü ile reel sektör arasındaki kurumsal yapı gelişmişliği farkı, bu iki sektörün arasındaki bağın da yeterince güçlü kurulamamasına neden olmaktadır. Zira, karşılıklı güvene dayanması gereken bu ilişkide, yeteri kadar güven bir türlü tesis edilemiyor ve iki kesim arasındaki ilişkilerin sadece finansman maliyetlerine dayandığı hususu öne çıkıyor, halbuki bu iki sektör birbirinin tamamlayıcısıdır.

Sonuç olarak ülke kalkınmamızın önemli bir gerekliliği de ticari yaşamın geliştirilmesi ve şirketlerimizin profesyonelleşmesi ve kurumsallaşmasına bağlıdır. Eğer bunu bir an önce başaramaz isek gelişmiş dünya ile aramızdaki fasıla daha da açılacaktır!

begendim
0
Begendim
bayildim
0
Bayildim
komik
0
Komik
begenmedim
0
Begenmedim
uzgunum
0
Uzgunum
sinirlendim
0
Sinirlendim

Yorum Gönder

Yorumlar