Yıllardır siyasi iktidarların ihtiyaç olmadığı halde oy hesabıyla bir çok insanı kamu da (devlet kurumları veya belediyeler) işe aldığı ve bu durumun ülke ekonomisine zarar verdiği bilinen bir gerçektir. Hemen tüm siyasi partiler iktidara gelmeden önce kamuda çalışanları azaltacağını vaat etmekte, ancak iktidara gelince sözlerini hemen unutmaktadırlar. Örneğin istatistiklere göre son yıllarda kamuda çalışanların sayısı 2 kattan fazla artmış; 2003 yılında 2.187.000 olan kamu personeli sayısı, 2024 yılı sonunda 5.250.000 kişiye yükselmiştir. Elbette nüfus artışı nedeniyle kamu personeli sayısının artması doğal bir gelişmedir, ama 2003 yılında kamuda istihdam edilenlerin çalışan nüfusa oranı % 9,2 iken, bu oran 2024 yılında % 16,2’ye yükselmiştir. Yani geçmişte de başvurulan “siyasi nedenlerle kamuda iş vererek oy devşirme” olgusu değişmemiş, bu uygulama büyük oranda artmıştır. Hatta o kadar artmıştır ki, bugün ülkemizde çalışan nüfusun 1/6’sı devletten ücret almaktadır.
Öte yandan gelişmiş ülkelerde emeklilik yaşı artırılıp emeklilik şartları zorlaştırılırken, ülkemizde seçim öncesi dönemlerde yine oy toplama saikiyle çok ciddi hatalar yapılmış ve çalışanların genç yaşta emekli olması veya maaş haketmesi imkanları artırılmıştır.
Elbette bu bir siyasi tercihtir, nitekim mevcut iktidar 20 yılı aşkındır yetkisini başka bir partiye devretmemiştir. Ancak bu siyasetin sürdürülmesi ülke ekonomisinin önemli bir denge unsuru olan sosyal güvenlik sistemini içinden çıkılamaz hale dönüştürmüştür. Şöyle ki; 2022 yılında aktif sigortalıların (çalışan) sayısı 26.344.234 iken, son 2 yılda azalarak, 2024 yılı sonu itibarıyla 25.096.600 kişiye düşmüş bulunmaktadır. Emeklilikte yaşa takılanlar olarak tanımlanan EYT’lilerin sisteme dahil edilmesi ile ise pasif sigortalı olarak tanımlanan emeklilerin sayısı, son bir yıl içinde 2.097.236 kişi daha artarak, 2024 yıl sonu itibarıyla 16.605.000’e yükselmiştir. Son verilere göre ise Türkiye’de sosyal güvenlik sistemine kayıtlı olarak çalışan kişi sayısında yılbaşına kıyasla artış 277 bin kişiye ulaşmıştır. Artışın büyük kısmı 314 bin kişilik yükselişle ücretli çalışanlardan kaynaklanmış, kamu personeli olarak çalışanların sayısı daha da artmış, memur sayısındaki artış ise 15.800’dür. Buna karşılık, uzun süredir gerileme eğiliminde olan esnaf, çiftçi, işveren ve kendi hesabına çalışanlar gibi, işveren ya da primlerini kendisi ödeyen kişilerde azalış devam etmiştir.
Basit bir hesapla 16 milyon emekliye bağımlı olan kişilerin (yani çalışmayan eş, çocuk, dul, yetim ve maluller) sayısı ise 34.813.000’dir. Bu rakam ülke nüfusunun % 40’ndan fazlasına tekabül eder, yani ülke nüfusunun % 40’nından fazlasının ekonomiye önemli bir katkısı olmadığını ve sadece tüketici konumunda bulunduğunu söyleyebiliriz.
Bunun sonucunda Türkiye’de aktif sigortalılar (yani çalışanlar), SGK’ya her ay ödedikleri primleriyle, pasif sigortalıların (emeklilerin) maaşlarını ödeyebilecek durumdan çıkmıştır. Sosyal güvenlik sisteminin sürdürülebilirliği için dünyada kabul gören orana, aktif/pasif sigortalı oranı denmektedir. Bu oran, kaç aktif çalışanın, kaç pasif sigortalıyı finanse ettiğini gösterir. Gelişmiş dünya standardına (AB, OECD kriteri) göre bir sosyal sigorta kurumunun mali açıdan ayakta kalabilmesi için aktif/pasif sigortalı oranının en az 4 olması gerekiyor. Söz konusu oran, ülkemizde 2022’deki 2,1 ve 2023’teki 1,66 seviyesinden Kasım 2024 itibariyle 1,62’ye gerilemiştir. Yani her 1,62 çalışan ödediği aylık primlerle, 1 emekliye maaş vermek durumuna gelinmiştir ve bu mali açıdan mümkün olmadığı için de SGK esasen iflas etmiş, Hazine tarafından her ay milyarlarca TL SGK’ya aktarılarak emeklilerin aylıkları ancak ödenebilmektedir. Örneğin açıklanan son verilere göre SGK’ya geçen yıla göre % 100’ü aşan artışla 1.1 trilyon TL aktarılmak zorunda kalınmıştır.
Özetle ülkemizin sosyal güvenlik sisteminin aktif pasif dengesi içler acısı durumdadır, ciddi seviyede bozulmuştur ve düzelmediği sürece de ülkede enflasyonun gelişmiş ülkeler düzeyine düşmesi mümkün değildir. Çünkü sistem bunu finanse edemediği için Hazine her ay emeklilerin maaşlarının ödenmesi için bütçede yeri olmayan çok ciddi miktarda ek kaynak ayırmak zorundadır. Ayrıca bu durum ülkemiz için gelecek tasarımı yapmayı da engellemektedir.
Emeklilerimizin çok düşük ücretlerle geçinmeye çalışan içler açısı hali ve gelecekte daha vahim durumların yaşanabileceği hususu, işte bu dengesizlikte gizlidir. Çünkü iktidarlar bu kadar çok emekliye, her ay ayrılan yüksek miktarlı kaynağı, daha fazla artırmayı göze alamamaktadır, eğer böyle bir durumu zorlanırlarsa da bu defa yeni vergi salarak vergi gelirlerini artırmak zorunda kalacaktır. Öte yandan 25 milyon aktif sigortalı gözükenlerin, yaklaşık % 10’u (2,5 milyon) da primlerini düzensiz ödeyenlerden ya da hiç ödemeyenlerden oluşmaktadır, dolayısıyla SGK’nın bütçesi sürekli oynaklık göstererek açık artmaktadır.
Resmi rakamlara göre 16.030.256 milyon emekli, 5.175.000 çalışan kamu personeli olmak üzere toplan 21.205.256 kişi, devletten düzenli maaş almaktadırlar, yani bunlar devlete bağımlıdırlar, devletten ücret alamadıklarında hayatlarını sürdüremeyecek durumdadırlar. İlave olarak devletten maaş alan emeklilere bağımlı yaşayan ve çalışmayan 34 milyonu aşkın vatandaşı da dikkate almak zorundayız.
Durum vahim bir hale dönüşünce ve gelinen bu çıkmaz hususunda kendilerinin hiç bir kabahati olmayan emeklilerin büyük çoğunluğu, son dönemde yapılan düşük ücret zamları nedeniyle de çok kötü bir ekonomik yaşam sürdürmeye mahkum kalmışlardır. Hatta bazıları var ile yok arasında çok düşük ücret alarak yaşam mücadelesi vermekteler, ayrıca devlet hastanelerinde kalitesiz sağlık hizmetine mahkum kalmaktadırlar.
Sonuç olarak gelecekte emeklilik yaşının artırılması, emeklilik şartlarının zorlaştırılması veya kamu personelinin azaltılması gibi, bu olumsuz durumun düzelmesi için hiç bir siyasi partinin bu konuda vaati ve planlaması yoktur ve ufukta da görünmemektedir. Çünkü böyle bir siyaset onlara oy getirmeyecek, aksine iktidardan uzaklaştıracaktır. Öte yandan emeklilerin gelecekte geçinmeleri, hatta beslenmeleri bile güçleşmektedir. Netice de yoksulluk ve açlık sınırlarında yaşamaya mahkum edilen milyonlarca insan oluşmuş ve bu oran her geçen gün artmaktadır.
Ekonomi yönetimi sorunun radikal biçimde çözümü için çaba harcayacağı yerde, her ay Hazine’den SGK’ya aktarılan yüklü miktardaki parayı azaltmak için, vatandaşın birikimlerinden istifadeyle ek emeklilik gibi isimlerle fon yönetimi biçiminde yeni kaynaklar arayışında, geçici çözümlerin peşinde koşmaktadır.
Kamuda aktif çalışanların emeklilere göre durumlarının biraz daha iyi olmasına karşın, onlarında bir gün emekli olacakları ve daha yıllarca devam edeceği anlaşılan yüksek enflasyon nedeniyle ülkemizde emeği ile geçinmeye çalışan kesimin emeklilik yaşamlarının daha da kötü bir hale dönüşeceği aşikardır. Sonuçta büyüyen bir mağdurluğun yaşandığı geniş bir toplumsal kesim, devlete bağımlı bir yaşama mahkum kalmakta, siyasi partiler bu insanları kamu imkanları (devlet kurumları veya belediyeler vasıtasıyla) “yoksul destek programları” na yönlendirerek “bağımlı oy deposu” haline dönüştürmektedir.
Öte yandan son yıllardaki ekonomik politikalar neticesinde yaratılan yüksek enflasyonla birlikte yürütülen “servet transferi” operasyonları ile, orta üstü kesimler orta düzeye, orta gelirliler yoksullaşmaya, yoksullar ise “destek programlarına” doğru hızla gerilemektedirler.
Tarım ve hayvancılıkla uğraşan ve kırsal kesimde yaşamını sürdüren insanların önceki yıllarda var olan toprağa bağlı avantajları da artık pek kalmamıştır. Çünkü Türkiye nüfusunun %93’ü Büyükşehir ve Belediye sınırları içinde yaşamaktadır ve bunların önemli bir bölümü kentlileşemeyen, kırsal kesimdeki yaşamını şehirlere taşıyan nüfustan, yani düşük gelir grubundan oluşmaktadır.
Düşük gelirleriyle ağır yaşam koşullarında mağdur bir şekilde hayatlarını idame ettirmeye çalışan emeklilere iktidarlar tarafından, çoğunlukla seçimler öncesinde, dostlar alış verişte görsün tarzında göstermelik ve hiç bir derde deva olmayan iane sayılabilecek rakamlarda bayram ikramiyesi, bankaların maaş promosyonu gibi komik ödemeler tantanalı biçimde sürekli duyuru ve beyanatlarla yapılarak, onların bir miktar yatışmaları sağlanmaya çalışılmaktadır. Neticede sabit ücretlerle yaşamını sürdürmeye çalışan devlet-vatandaş ilişkisi sadaka düzeyine indirgenmekte ve mümkünse toplumun büyük kesimi “yoksul destek programlarına” yönlendirilerek vatandaş düşük maaşla devlete bağımlı kılınarak bir nevi kamulaştırılmaya çalışılmaktadır.
Bir ülkede vatandaşın bu şekildeki maaş ilişkisi ile devlete bağlanması, vatandaşın siyasi partilerin avucunda oyuncak olması demektir. Mağduriyet yaşayan, devletten aldıkları düşük maaşla ve yoksul destek programları vasıtasıyla ianelerle yaşamaya alıştırılan bu kesim, aile fertleri ile birlikte hesaplandığında büyük bir seçmen kitlesini oluşturmaktadır. Hatta bunun bir politika olduğunu ortaya koyan beyanatlar siyasi parti sözcülerince defalarca tekrarlanmış, “Eski Türkiye'de kendini devletin sahibi gören bir avuç seçkin azınlık dışında çoğumuz ötekileştirildik. Haksızlığa ve hukuksuzluğa maruz bırakıldık” şeklindeki ifadelerle, eğitim ve gelir seviyesi düşük kesimle, eğitimli, nitelikli ve gelir düzeyi ortalama olan kesim karşı karşıya getirilerek kutuplaşma yoluyla orta gelir düzeyinin de yoksullaşması ve devlete bağımlı hale dönüştürülmesi yönünde adımlar atılmaktadır.
Öte yandan ülkemizde bu olumsuzluğu yaşayanların, bulundukları durumdan rahatsızlık duydukları da meçhuldür, çünkü büyük çoğunluk sessizliğini muhafaza etmektedir. Düşük gelir grubunun mağduriyet yaşamasına rağmen, siyasilerle olan ilişkilerinde hakim olan basit hedef ve çıkar ilişkisi ile yoksul destek programları bu durumu tersine çevirmekte, hatta memnuniyete dönüşmektedir. Bu grubun siyasilerle kurulan çıkar bağımlılığının faydalarından istifadenin yanında, eğer koltuklar el değiştirirse bu avantajlardan olma korkusunun da, oy verme refleksini önemli ölçüde etkileyen bir unsur olduğu da düşünülmektedir. Çünkü bu kesimin oylarının ciddi bir kısmı, uzun zamandır siyasiler tarafından kontrol altında tutulmaktadır.
Son dönemdeki ekonomik uygulamalarla ciddi gelir ve servet kaybına uğrayıp düşük gelir seviyesine gerileyen yada düşmesine ramak kalmış orta gelir seviyesi insanların büyük çoğunluğunun ise, ne yürütülen siyasetin farkında, ne de bu durumun daha da kötüleşeceğinin farkında olduğunu sanmıyorum, çünkü gördüğüm kadarıyla muhalif partiler kanalıyla durumun düzeleceği kanısındalar ve sadece sızlanıyorlar. Bu mağdur kesimlerde, neden bir sessizlik ve kabul edilmişlik var sorusunun yanıtı bu farkındalık düzeyinde gizlidir.
Devlet kurumları ile belediyelerin düşük gelirli fertler ve aileler arasında gelişen maaş ve yoksul destek programları ilişkisi, bu kesimlere belki güçlü bir ekonomik katkı yaratmıyor, ama vazgeçilmesi kolay olmayan bir yapışkanlık da sağlamaktadır. Orta gelir grubundan düşük gelir düzeyine düşen veya düşmeye az bir zaman kalmış insanların ise ne zaman bu duruma düşeceklerinin farkına varacağı ise hala belirsizliğini korumaktadır ve bu olumsuz durumun yaşanmasında siyasi partilerin iç çekişmelerle uğraşmasının verdiği zaafiyetinin yattığı da önemli bir gerçektir.
Yorumlar