WhatsApp

ÜLKEMİZDE YAŞANAN YOLSUZLUK VE ÇÜRÜMÜŞLÜK VAKALARININ NEDENİ AHLAK SORUNU OLABİLİR Mİ?

Yayınlanma Tarihi :
author

Selami TÜTÜNCÜOĞLU

Malumunuz ahlak, herkesin ağzından düşürmediği, ama çok az kişinin kurallarına harfiyen riayet ettiği bir kavram. Çünkü çok kolay söyleniyor, ancak taşınması çok ağır bir olgu. Başkalarında yokluğunu gördüğümüzde tepki verip parmağımızı sallarız, ancak kendimizden kaynaklandığında gözlerimizi hemen başkalarına çeviririz. Bu nedenle malesef bugün ahlak, toplumun sergi salonunda bir süs haline geldi; yani uzaktan hayranlık uyandıran, ama nadiren uygulanan bir kavrama dönüştü.

 

Farkındaysanız artık ahlakı sadece özel yaşamla, hatta ülkemizde sadece cinsel konularla sınırlandırıyoruz. Kamusal alanda anlamını hiç düşünmüyor, olumsuzluğa bulaşmışları nedense hemen arındırıyoruz. Fakat gerçek çöküş, tam olarak o alanda yaşanıyor; yani etik kavramlar hem yöneticiler, hem de yönetilenler için bir tercih meselesi haline geldiğinde!

 

Kültürümüzde ahlak, malesef genellikle yanlış yerde yer alıyor. Yolsuzluk üstünde sözde çok duruluyor, ama görüldüğünde nedense bunu dile getirenler hemen susturuluyor. Fakat birisinin cinsel yada dini inancına ilişkin tercih ve düşünceleri ulusal bir tartışmaya bile dönüştürülüveriyor ve bunun bir az gelişmişlik göstergesi olduğunun farkında bile olunmuyor. 

 

Ahlakı sadece cinselliğe indirgeyerek ve onu yalnız kadınlar için bir kontrol aracına dönüştürerek, yada laik bir ülkede insanların dini düşüncelerini çarpıtarak veya yaşanan apaçık bir hırsızlığı gözardı ederek gerçek ahlaksızlığı görünmez hale getiriyoruz. Halbuki gerçek çürüme sözlerle değil, eylemlerde başlar; hak edilmeyeni almak, başkalarına ait olanı talep etmek birer yolsuzluktur. Kamu görevlileri görevlerini yerine getirmediğinde, yetkililer rüşveti doğal ve hak edilmiş bir paylaşma olarak gördüğünde ve vatandaşlar kayırmacılığı birbirine yardım olarak gördüğünde, ahlaktan bahsetmek anlamsız hale geliverir.

 

İkiyüzlülük toplumumuzda malesef çok yaygındır; bir yerde acımasızca eleştirdiğimiz bir konuyu, başka bir mekanda sessiz kalmaktan hiç çekinmeyiz. Mesela bir arkadaşının kalemini sormadan ödünç alan bir çocuk affedilir ve “izin alarak paylaşmayı öğrensin” denmez. Bunu doğru olarak bilinçaltına yerleştiren çocuk büyüdüğünde yaptığı haksızlıkların nedenini hiç sorgulamayız, hatta buna doğru gözle bakarız ve bunu zeki bir davranış olarak nitelendiririz. Halbuki küçük adaletsizlikler normalleştirildiğinde, büyük olanlar meşruiyet kazanır!

 

Yolsuzluk ve nepotizmin (kayırmacılık veya akraba kayırma, öznel ve adil olmayan şekilde yapılan ayrımcılık) hayatımızın neredeyse her köşesini artık istila ettiğinin farkında olduğumuzu düşünüyorum. Siyasi maksatla yapılan bir iyiliği (!) reddeden dürüst bir işadamı veya manipülasyona hayır diyen bir memur artık toplumumuzda uyumsuz bir kişi olarak görülüyor. Doğru kişiye (!) selam gönderenlerin haksız biçimde kendine fayda sağlaması ise hiç yadırganmıyor. Hiç bir hile katmadan bir mal yada hizmet üretmek değersizleşti; birilerini ayarlayarak işini görmek/gördürmek ise dahice bir davranış olarak görülüyor. Sıkı çalışmanın yerini siyasi bağlantılarla işini kısa sürede sonuçlandırmak rutinleşti. Dürüstlük erdem olmaktan, naifliğe dönüşüverdi. Bu ülkede dürüst kalmak, neredeyse intihara meyilli birisi olarak görülmeye başlandı. Bu çarpık sistemin içine girmekte direnenler ise aptal olarak damgalanmaya başlandı. Daha da kötüsü, yetersizlik başarı olarak kutsanmaya başladı. Kamusal fonlarını kendi çıkarları açısından yönetmek, toplumun çıkarlarını koruyan dürüst insanları siyasi mesajlarla hedef göstermek veya sadakati liyakat yerine ödüllendirmek toplumumuzda artık başarı rozetleri edinilmiş olarak görülüyor. Çünkü siyasi ve/veya ekonomik güç, ahlakı artık haddinden fazla şekillendirmeye başladı. Malumunuz herşeyin bir bedeli var, bunu çabucak ödeyenler kolayca isteklerini karşılıyorlar. Hem güçlü olup yöneten, hem de zayıf olup yönetilen aynı aynaya bakmaya başladı, haksızlıklar konusundaki şikayetler ise azaldı.

 

Bu mesele esasen sadece ülkemize de has değil. Vicdanın küresel çöküşünü de izliyoruz, küresel tablo daha az kasvetli değil. Hatırlarsanız geçtiğimiz aylarda İsrail parlamentosunda ABD Başkanı Donald Trump, katil Başbakan Benjamin Netanyahu'yu açıkca övdü ve dedi ki; "Silahı sen istedin, ben verdim, sende masum insanların üzerinde kullandın!” Yani Gazze'de masum bebekleri öldüren bombalar bir başarı hikayesi haline dönüştü. Acıma yok, empati yok, bu konuda hafif bir şüphe bile yok. Soykırımın mimarı Netanyahu da gururla dinledi. İki psikolojik sorunlu lider, aynı zihniyette hareket etti ve güç tanrılaştırılıp vicdanın ölümüne açıkca cenaze namazı kılındı!

 

Trump'ın İsrail'e verdiği destek bence sadece politik değil; ahlaksızlığın da küresel bir onayıdır. Atılan her bomba biliyorsunuz bir ülkenin borsa endeksine katkıda bulunuyor. Aynı kişilik kendini barış elçisi olarak adlandırdığında ve Nobel Ödülü beklediğinde de bu bir ironi değil; ahlaki çürümenin kurumsallaştırılması olduğu gözardı ediliyor. Hatta Trump’ın vatandaşlarına karşı orduyu konuşlandırmakla tehdit etmesi bile normalleştiriliyor. Bazı aklı evvellerce de malesef "Özgür dünyanın lideri" olarak görünüyor, yani özgürlüğün kendisi çoktan çürüdü.

 

Ülkemize döndüğümüzde ise, son dönemde yaşadığımız fon skandalında insanları yanıltarak onların paralarına el koyanların hepsi bulunamadı ve bu işleri gözetlemek ve denetlemekten sorumlu kurumlara hala işlem yapılamadı. Ama toplumda hiç kimse şunu sormuyor: “Bu duruma ne zaman geldik, nasıl olurda halk resmen soyulur, hiç kimse bu kadar kirlendiğimizin farkına varmadı mı, neden bu kirli partilere oy verdik, partilerin merkez yöneticileri, seviyesi yerlerde sürünenleri neden mahalli yönetimlere layık gördüler, bunları kim yapıyor ve hesap verilmeyecek mi?”

 

İktidar, "yolsuzlukla mücadele" adına bazı belediye başkanları, işadamları, şirketleri, kurumları ve hatta gazetecileri hedef alıyor, sürekli gözaltına alma ve tutuklama haberleri ile haşır neşir oluyoruz. Ancak halk haklı olarak merak ediyor; bu ahlaki bir temizlik mi, yoksa mülkiyet ve gücün yeniden dağıtılması mı! Bir zamanlar siyasilerce kamu sözleşmeleri tarafından açıkca beslenenler, şimdi adalet adına kontrolün bir sonraki aşamasına hazırlanmak için tasfiye mi ediliyor görüntüsü o kadar bariz ki, insanlar bunun bir temizlik harekatı olmadığından şüphe duyuyorlar. Sanki bu işler diğer belediyelerde yaşanmıyormuş gibi özellikle ana muhalefet partisinin sahip olduğu belediyeler soruşturmalarla, bilindik sanatçılar yargılanmalarla karşı karşıya ve SPK, Borsa İstanbul, hatta TCMB bile yolsuzluk iddiaları ile çalkalanıyor, ama toplumdan hiç ses çıkmıyor! Usulsüzlükler sanki kamunun gözünden kolayca kaçırılabilirmiş gibi İSO500’de ilk sıralardaki firmalardan, ülkenin en iyi finans kurumlarına kadar tasfiye rüzgarının uzandığını anlıyoruz, yani mesele birkaç kişi ile sınırlı değil, sistemik bir çürüme içindeyiz.

 

Öte yandan dış halkalar cezalandırılırken, iç çember el değmeden kalıyor. Halbuki gerçek pislik merkezde yatıyor, ama kimse oraya bakmaya cesaret bile edemiyor. Güç yapıları ve sömürü kurumları içeriden temizlenene kadar hiçbir operasyonun ahlaki olarak adlandırılamayacağı ortada.

 

Adalet, sadece seçilmiş birilerine uygulandığında adalet değildir. Ayrıca bu kokuşmuşluktan sadece iktidar değil, muhalefet de sorumluludur. Öte yandan ahlak sadece talep edilecek bir şey değildir, 

 

lıdır. Bu nedenle muhalefetin kendini dürüst biçimde yansıtması gerekir, bu yaşananlardan sanki hiç sorumluluğu yokmuş gibi kendini beğenmiş tavırları sürdürmesi kabul edilemez.

 

Türkiye'de bir zamanlar dürüst yargıçlarımız ve savcılarımız kendi kurumları içinde bile yolsuzluğu araştırmaktan çekinmemişlerdi. Biz bu hale nasıl geldik! Sanırım sıralı yöneticiler hesap verebilirliği zayıflık olarak görmeye başladı ve bunu bir görev olarak ele aldıkları zamana kadar da hiç bir şey değişmeyecek. Bugün eksik olan şey o ahlaki reflekstir; yani kişilerin kendi yanlışlarıyla yüzleşme cesareti malesef yok.

 

Siyasilerin seçmenleriyle yüzleşmeden, yani seçim öncesi arınmış görünme girişimi olma ihtimali bariz biçimde ortadadır düşüncesindeyim. Ancak seçmenler nedense herkese adaleti değil, seçici adaleti uygun görüyor. Ülkemiz ahlaki bir çıkmazla karşı karşıyadır; her alanda güven bozuldu. Erken seçimlere yaklaşıldı, ancak halk hala kararını vermiş değil ve şüpheci olmaya devam ediyor. Muhalefet partileri bunca ekonomik ve toplumsal sıkıntıların zirve yaptığı dönemde bile çıkış yapmakta zorlanıyorlar. Bence alacakları ders açıktır; ahlaki gücü sloganlardan değil, sorumluluk taşımak, şeffaflık ve cesaretten almalılar. Çünkü gerçek ahlaki reform alkışla gerçekleşmez, kendine bir ayna tutmak ile başlar. Eğer toplumun ahlaki sorunlarına el atılacaksa, ki öncelik almalıdır, önce bizi yöneten siyasilerin kendilerine dönüp bakması, yıllardır edindikleri ayrıcalıklardan süratle arınmaları ve topluma örnek olmaları gerekmektedir.

begendim
1
Begendim
bayildim
1
Bayildim
komik
0
Komik
begenmedim
0
Begenmedim
uzgunum
0
Uzgunum
sinirlendim
0
Sinirlendim

Yorum Gönder

Yorumlar