Bildiğiniz gibi ülkemiz ekonomisinin dümenindeki yetkililer, ülkemizin her geçen gün artan borçluluğunu sorun etmedikleri gibi, bu konuda Türkiye’yi gelişmiş ülkelerle kıyaslayarak durumunun iyi olduğunu iddia ediyorlar. Hem ülkenin cari açığını kapatmak için, hem de ülke içindeki yüksek faizler nedeniyle finansman sorunu yaşayan işdünyasını rahatlatmak için, bankaları ve büyük şirketleri dışarıdan döviz bulmaya yöneltiyorlar ve double kazanç elde ettiğini düşünüyorlar. Tabii bunu yaparken de ülke içinde döviz kurlarını baskılıyorlar ve TCMB rezervleri bu maksatla kullanılıyor, bu defa da rezervleri ikmal etmek için yeniden borçlanma ihtiyacı doğuyor. Bugün de sizler için bu hatalı politikayı, yani ivmesi her geçen gün artan ülkemiz borçluluğu konusunu inceledim.
Resmi verilere göre Türkiye’nin kamu borcunun GSYH’ya oranı %24.7 düzeyindedir. Dünyanın en büyük ekonomisi olan ABD’de bu oran % 100’ü aşmışken, gelişmiş diğer ülkelerde de oldukça yüksektir ve uluslararası standartlarla ve AB borçluluk kriteri olan Maastricht kriteri ile karşılaştırıldığında bu oran ülkemiz için makul, hatta oldukça başarılı olarak değerlendirilse de, bu oldukça yanıltıcıdır. Çünkü; ülkemizde GSYH, döviz kurunun uzunca bir süredir baskılanmasıyla nominal olarak yüksek görünmektedir. Halbuki borç stokunun %56.1’i döviz cinsindendir. Dolar/TL kuru Ekonomi Yönetimince enflasyon hedefinin tutturulması amacıyla, TCMB tarafından baskılandığından borç yükü GSYH’ye göre düşük görünmektedir. Kur gün gelip serbest bırakıldığında (ki sürekli rezerv yakarak, kur kontrol altında tutulamaz) borcun GSYH’ya oranının aniden sıçraması ve bunun da sistemik bir riski gizlenmekte olduğu bariz şekilde ortadadır.
Diğer yandan iç borç için ödenen faiz tutarı, iç borç ana parasını çoktan aşmıştır. Verilere göre geçtiğimiz yıl gibi bu yıl da borcun faiz ödemesi anaparası ödemesini geçecektir. Hatırlarsanız 2024 yılında Hazine 1,6 trilyon TL’lik iç borç servisi gerçekleştirmişti ve bu tutarın 707 milyar TL’si anapara, 898 milyar TL’si de faiz ödemesiydi. 2008 dünya ekonomik krizi sonrası bütçedeki payı yüzde 20’ye inen borç faiz giderleri, 2017 yılına gelindiğinde yüzde 8’e kadar gerilemişti. Ancak seçim ekonomisi nedeniyle 2018 sonrası tekrar yükselişe geçti ve bugün artık bu oran yüzde 23’te, daha da kötüsü artmaya devam ediyor!
Bunun yanında son dönemde ülkemizin en önemli iktisadi kurumlarını bünyesinde toplayan ve Türk Ticaret Kanununa dayanarak mali verilerini paylaşmakta oldukça cimri davranan (!), Türkiye Varlık Fonunun (TVF) hukuki ve muhasebe perspektifi olarak borçluluğu dar anlamda kamu borcu gibi sayılmamaktadır. Halbuki borcun büyük kısmı bu kanallardan temin edilmektedir. IMF’in ve diğer uluslararası muhasebe kurallarına göre devletin kontrol ettiği ve mali risk taşıdığı tüm varlık ve borçlar, geniş tanımlı kamu sektörü borcu kapsamına dahil edilir. Bu açıdan bakıldığında da TVF’nin borcu kamu borcu olarak düşünülmelidir. Bununla birlikte TVF’nin borçuluk tutarları hakkında güncel bilgi elimizde yoktur. En güncel veriler bundan 2 yıl önceki 2023 yılı denetimlerinde açıklanan finansal verilerinden elde edilebilmektedir, ki bu durum en basit tabirle kabul edilemez bir enformasyon bozulmasıdır. Öbür yandan bu gizliliğin arkasında kaynakların siyasi maksatlarla kullanıldığı ve corruption şüphelerinin yükseldiği iddiaları söz konusudur.
Öte yandan doğrudur, bir ülke için veya bir iktisadi varlık için borç miktarı esasen çok önemli değildir, önemli olan borcun döndürülebilmesidir, ki ülkemizin gelişmiş ülkelerle farkı tam da burada yatmaktadır. Akıllı bir tüccar, kendi cebindeki nakitle değil, başkasının parasıyla iş yapar ve o parayı sisteme sokar. Önemli olan borcu döndürebilmek, kapitalist modelin temeli olan kredi sistemini sürdürebilmektir. Sorun bu yol ile; istihdam, yeni iş, yeni ürün, yeni üretim ve pazarlama şekli yaratıp yaratmadığınızdır, yani elde edilen hasıladır. Borçlanmak, ekonomik faaliyetin rutin bir bölümüdür. Nitekim iktisat teorisine göre tüketim veya yatırım harcamaları, gelirden veya borçlanarak yapılır. Ancak son yıllarda neoliberal iktisat politikaları önemli bir sorun yaratmıştır; gelir yaratıcı buluşların zayıflaması nedeniyle, ekonominin paradan para yaratmak gibi bir uygulamaya geçmesi vakası ortaya çıkmıştır. Parası olanlar, kazanç ve istihdam yaratıcı işlerin azalması nedeniyle, faiz peşinde koşmaya, gerçek üretimle gelir yaratamayınca da, finansal sisteme dönmeye başlamışlardır.
Öte yandan son dönemdeki veriler, ülkemizde faiz dışı harcamaların da artmaya devam ettiğini, dolayısıyla bütçenin borçlanma ihtiyacını artırdığını göstermektedir. Bir zamanlar bu sorunu hallettiğimizi düşünürsek, faiz dışı açıkların kalıcı hale gelmesi, kamunun net borçlanıcı konumunu sürekli güçlendirmektedir. Siyasi saikler, ülkenin yoksullaşması ile zorunlu hale gelen sosyal transferler ve iktidarın bir türlü vazgeçmediği oy getirici altyapı harcamaları, bütçede kısıtlayıcı faktör olarak görülmemekte; bu da borç dinamiğini geleceğe dönük daha da bozmaktadır. Bu düşünce içinde borç, sadece bir yük değil, hesapsız bütçe davranışlarının bir sonucu ve gelecekteki faiz yükünün daha da artacağının habercisidir. Buna uzun zamandır devam eden ve yakın gelecekte de devam edeceği ortaya çıkan enflasyonist ortam ve faiz dinamiği de eklenince, borcun taşıma maliyeti ciddi endişelere sebep olmaktadır. Çünkü temin edilen borcu geri ödeyebilmek için üretimin ve/veya verimliliğin, yani gelirlerin artırılması gerekmektedir.
Arz ve talep göstergeleri incelendiğinde, son dönemde sanayi üretiminde daralma, üretici tarafında kapasite kullanımında zayıflığa işaret ederken; parekende ciro endeksindeki artış, talep tarafının son dönemlerde soğumasına rağmen, halen sıcak olduğunu ve enflasyonun yapışkan seyrettiğini bize dikte ediyor. Zirai üretimde son dönemde yaşanan don olayı ise, gıda fiyatlarının gelecek dönemde artacağının işaretlerini veriyor. Üstelik enflasyon beklentileri de sürekli bozuluyor. Son dönemde 19 Mart krizi ile TCMB rezervlerinin azalması, yabancı yatırımcının ülkemizi terk etmesi ve ülke içinde dolarizasyon eğilimi tabloyu daha da kötüleştiriyor.
Kısaca bu tablo Ekonomi Yönetimince gizlenmeye çalışılsa da riskleri artırarak, TCMB’nin faiz indirimine gitmesini engelleyen bir ortam üretiyor. Dolayısıyla kamu ve özel sektör için borcun taşıma maliyeti yükseliyor. Son dönemde yaşanan siyasi ve ekonomik risklerin yüksek olması da, faiz oranlarındaki kalıcılığı, gelecek dönem borç yükünün yapısal olarak ağırlaşmasına neden olacak ortamı hazırlıyor. Bunun en çarpıcı örneğini son dönemde faiz oranlarının % 60’ları bulması ve 2, 5 ve 10 yıl vadeli faizlerde yaşanan gelişmelerle görmek mümkün.
Öbür yandan borç, kur, faiz ve büyüme arasındaki ilişkiler artık lineer değil, döngüsel ve kırılgandır. Kur baskılanırsa enflasyon kısa vadede kontrol edilebilir, ama borcun GSYH’ya oranı düşük görünür ve bu sürdürülemez. Kur serbest bırakılırsa, kamu borcunun döviz yükü patlar, bütçede faiz dışı fazlaya dönüş zorlaşır. Faiz düşük tutulursa, enflasyon beklentisi bozulur; artırılırsa borç taşıma maliyeti tırmanır. Bu ilişkisel düğüm, klasik ekonomik modellerin ötesinde, ancak karmaşık sistem teorisi ve bağlantısal ağ analizleriyle çözümlenebilir.
Özetle Türkiye’nin borçluluğuna dair yüzeydeki göstergeler, ekonomik sistemin gerçek yükünü yansıtmamaktadır. Bağlantısal bütünsellik yöntemiyle kur, bütçe, faiz ve büyüme gibi unsurların birbirleriyle olan ilişkileri çözümlendiğinde, borçluluğun görünenden çok daha yüksek ve sistemik risk taşıdığı bir tablo ortaya çıkmaktadır.
Bu nedenle Türkiye’nin mali yapısına dair değerlendirmeler, yalnızca masa başında hazırlanan nominal göstergelerle değil, ilişkisel ve enformasyonel derinlik içeren bir yaklaşımla ele alınmalıdır. Bağlantısal bütünsellik, sadece yeni bir bilimsel yöntem değil, aynı zamanda ekonomi politikalarında gerçek riskin nerede yattığını anlamamıza imkan tanıyan bir perspektif sunmaktadır. Ekonomi Yönetiminin meseleye bu gözle bakması ve yanıltıcı değerlendirmeler yaparak iktisadi okuryazarlık düzeyi düşük toplumu yönlendirmeye son vermesi gerekmekte olduğu görüşündeyim. Eğer gelecek nesillere yaşanabilir bir ülke bırakmak istiyorsak, borçluluk artışına bir an önce son vermeli, mevcut borçlarımızı geri ödemek için de üretimimizi katma değeri yüksek alanlara yönelterek, hemen her sektörde verimliliğimizi artırıp gelirlerimizi artırmak, giderlerimizi kısmak zorundayız.
Yorumlar