WhatsApp
Advert
Advert

ÜLKEMİZİN GELİŞMESİ İÇİN, İŞDÜNYASI İÇİN ENGEL TEŞKİL EDEN HUSUSLARI AŞMASI GEREKİYOR!

Yayınlanma Tarihi :
author

Selami TÜTÜNCÜOĞLU

İşverenler şirket maliyetlerini düşürmek ve daha fazla kazanç elde etmek için, çalışanları mümkün olan en az ücretle çalıştırmayı hedeflerken, doğal olarak çalışanlar da azami ücret elde etmeyi amaçlarlar, orta noktada buluşulduğunda iş akdi her iki tarafça imzalanır. İşveren başarılı bir çalışanı işine gelmediği zaman işten çıkardığında pek sorun olmaz, ama şirkete büyük fayda sağlayan bir çalışan, kendi isteğiyle işten ayrıldığında pek çok firmada kıyamet kopar, olumsuz referans vermek dahil Patronlar, elinden ne geliyorsa o çalışan hakkında bütün kötülüğü yapabilir.

Aslında daha iyi bir iş bulunca istifa eden çalışan, şirketin yaptığı gibi ticari bir faaliyette bulunan çalışandır. Şirkete zamanını ve emeğini satarak gelir elde ederken, firma da elde ettiği faydanın karşılığını vermektedir. Çalışanın yarattığı katma değer, verilen ücretin üzerine çıktıysa, doğal olarak tercihini daha fazla ücret veren ve/veya şartlar sağlayandan yana kullanacaktır. Nasıl ki şirketler genellikle daha düşük ücretle çalışanı işe alıyorsa, çalışan da aynı şekilde ederi neyse oraya gidecektir. Bu basit bir ticari denklemdir, ama maalesef güçlünün hukukunun geçerli olduğu ülkemizde bu konu, doğru algılanmamaktadır. Öte yandan etik değeri yüksek olan bir şirket, zaten başarılı çalışanına zamanında hak ettiğini verir, onu kaçırmaz ve iş bu noktaya gelmez!

Gelişmiş ülkelerde şirketler bu denklemi kendi lehlerine çevirmek için, terfi olanakları ve/veya küçük miktarlarda da olsa çalışanı şirkete ortak etmek gibi, onu firmada uzun süre kalmaya teşvik edici veya şirket hissesinin belli bir süre çalıştıktan sonra hak edilmesi gibi zorlayıcı uygulamalarla şirketlerinde tutmayı başarabiliyorlar.

Öbür yandan gelişmiş ülkelerde şirketler artık adayın lisans eğitimini ve CV'ni bir kenara koyup; adayın kişiliği, yetenekleri, kendini ifade edebilmesi, geleceği nasıl gördüğü, sorun çözme kabiliyeti, zor şartlara dayanıklılığı, yaratıcılığı, ileriyi öngörebilme becerisi gibi belirgin özelliklerini, işe başlatmadan önce tespit edebilmek için, katmanlı biçimde sıralı birim ve yöneticilerce defalarca bilimsel metodlarla mülakata alıp, çalışmaya başlamadan mümkün olan tüm özelliklerini belirleyip, kendinden daha akıllı ve zeki insanları işe almaya yönelirken, ülkemizde şirketler, hala "Bana CV'ni gönder, bi göreyim" diye sanki kağıt üzerindeki özellikler yeterliymiş gibi bir kaç basit prosedürle işe alım gerçekleştiriyorlar.

Öte yandan ülkemizde her üniversite bitirene sanki iş verilmesi gerekiyormuş, onu hak etmiş gibi hatalı bir bakış açısı mevcuttur. Bu son derece yanlıştır, üniversite bitirmek ayrı bir konu, iş bulmak ayrı bir husustur. Yabancı dil bilmeyen ve bilişim teknolojilerine uzak insanlara artık gelişmiş işdünyasında yaşama hakkı nerdeyse kalmamıştır, ama buna rağmen sanki bu özellikler çok önemliymiş gibi adaylarca öne sürülmeye devam edilmektedir. Ayrıca bazı özel meslekler hariç olmak üzere, hangi alanda eğitim alındığının hiç bir önemi kalmamıştır. İnanın artık ülkemizdeki küresel ve/veya kurumsal şirketler, adayın ne okuduğuna bakmıyor, yukarıda sıraladığım yeteneklerine ve problem çözme kabiliyeti ile ilgileniyorlar, çünkü çok başarılı olan bir kaçı hariç üniversitelerimizin eğitim seviyesine güvenmiyorlar. Ülkemizin ne yapıp edip gelişmiş dünya standartlarını yakalaması gerekiyor, çalışanı klasik bir kaç İK sürecinden geçirip, teslim ettiği belgelerin teyidini bile almadan işe başlatıp, kısa süre sonra “olmadı, yanıldık” diye işten çıkarmak sadece çalışan için değil, firmalar için de büyük kayıptır. Şirketlerimiz böyle devam ederse, eminim ki ülkemizin kalkınması hiç gerçekleşmeyecektir.

Öte yandan şirket ve kurumlarımızda zeki, farklı düşünen ve başarılı çalışanlar ne yazık ki pek sevilmezler. İşinizi iyi yaparsanız, kronikleşmiş sorunları teker teker çözerseniz, yeni fikirler üretirseniz, yani icat çıkartır, eski köye yeni adetler getirirseniz, maalesef birilerinin hedefi olursunuz, böyle olunca da ya size yol görünür yada bir köşeye atılır pasifleştirilirsiniz! Böyle olunca da sadece firma ve kurumlar değil, ülkemiz kaybeder. Bunun sonucunda da giderek artan beyin göçünün nedenleri, sanki hiç bilinmiyor gibi araştırmaya başlanıp bir çok anlamsız mazeret sıralanır!

Değinmek istediğim bir diğer önemli konu; ülkemizin başarılı ve yüksek kar eden şirketlerimizin yabancılara satılmasıdır. Bildiğiniz gibi uzun sürelerde, bin bir zahmetle kurulup, belli yerlere gelen başarılı şirketlerimiz, son dönemlerde iktidarın da teşvikiyle küresel yabancı şirketler tarafından bir bir satın alınıyor.

Aklıma ilk gelenlerden örnek verecek olursam; Trendyol Çin’li Alibaba şirketine; Ak Gıda ve Dost Süt Fransız Groupe Lactalis’e; Saka Suyu, Çamlıca Gazoz ve Cola Turka Japon DyDo Drinco Grubuna; Yemek Sepeti Alman Delivery Hero’ya; Hayat Su ve Sırma Su Fransız Danone’ye; Erikli Fransız Nestle Waters’a; Doğadan Coca Cola’ya; YÖRSAN Dubaili Abraaj Group’a; Ofçay Amerikan Jacobs’a; Peyman kuruyemiş Bridgepoint’e; Kemal Kükrer Japon Ajinomoto’ya; Kent Gıda İngiliz Cadbury Schweppes’e; Banvit Brezilyalı BRF ve Katar ortaklı TBQ Foods’a; Filiz makarna Barilla G.e.R Fratelli S.p.A.’ya; Fındık ihracat rekortmeni Oltan Gıda İtalyan Ferrero’ya; Bizim Mutfak Japon Ajimoto’ya; Komili, Kırlangıç ve Sezai Ömer Madra zeytinyağlarımız ABD’li firmalara satıldı.

Bir çoğu genç girişimcilerimiz sayesinde start-up olarak kurulan ve bir başarı seviyesini yakalayıp önemli bir aşamaya gelen şirketlerimiz, tam da organizasyon yapılarını geliştirerek ve yenilikçi teknolojilere yatırım yaparak dünya markası olabilme şansını yakalayabilecekleri bir anda, gerek ülkenin döviz ihtiyacı öne sürülerek iktidarın iktisat politikaları nedeniyle, gerekse elde edecekleri peşin para ve yüksek kazancın cazibesiyle şirket sahiplerince yabancılara satılıyor.

Sonrasında satılan bu şirket sahiplerinin, bu satışlardan elde ettikleri gelirleri, genelde kısa vadede daha fazla kazanma iştahıyla rant sektörüne veya gelip geçici alanlara kaydırmayı tercih etmeleri ise, ülke ekonomimiz adına çok büyük bir kayıptır.

Elindeki önemli bir varlığı geliştirip uluslararası itibar sahibi bir marka haline getirmek ve ileride daha büyük kazançlar elde etmek varken, kısa vadeli ve oldukça basit düşünüp, kaliteli firmaları yabancı küresel şirketlere satarak getireceği ilk yüksek kazanca talip olmak, Türk insanının ve ülke yönetiminin iş hayatına bakış açısını da ortaya koymaktadır. Az gelişmişlik sarmalında hep kısa vadeli ve küçük düşünerek günü kurtarmaya çalışıyoruz. Halbuki geleceği kurgulasak, hem firmalarımız hem de ülkemiz çok daha kazançlı çıkacak.

Ne yazık ki, Türk işinsanının ve girişimcisinin, sürdürülebilir üretim modeline dayalı değer zinciri esaslı yatırım kültürü yok! Akıl ve bilime dayanan tutarlı ve profesyonel bir organizasyon yapısıyla, yenilikçi ve vizyoner bir tasarıma, profesyonel düşünceye ve kurumsallaşma kültürüne dayalı, uluslararası rekabeti hedefleyen, gelecek nesillere ve ülkeye miras bırakacağı bir değer sistemi kurmak yerine, sahip olduğu servet yumağını en kısa sürede ve en kestirme yoldan büyütmek düşüncesi, az gelişmiş insan kültürüne aittir!

Bu nedenle, insanımız zenginliği katma değeri yüksek üretimde ve sanayide, yenilikçi ve yüksek teknolojide değil, rant ve basit ticarette arıyor. Çünkü verimli üretim; sistem altyapısı, bilgi ve teknoloji, rekabetçilik ve stratejik öngörü gerektirir. Rant ve ticaret ise, konjonktüre ve fırsatçılığa dayandığından, hem daha kolaydır, hem de daha kısa sürede sonuç getirir!

Kakaonun yetişmediği İsviçre’nin, dünyanın en ünlü çikolatalarını üretmesinin ve bir çok tanınmış çikolata markası geliştirmesinin temelinde, güçlü sistem altyapısı, köklü kurumsallaşma kültürü ve uzun vadeli gelişme stratejileri yer alır.

Örneğin İtalyan çikolata devi Ferrero, sadece ürünlerinin iki temel maddesinden biri olan fındığı bizden ithal etmekle kalmıyor, Türkiye’nin en büyük fındık ihracatçısı, Oltan Gıda’yı da satın alarak doğrudan üreticiden tedarik sonrası elde ettiğimiz ihracat gelirini de kar marjına eklemiş oluyor. Oysa dünyanın en büyük fındık üreticisi olan Türkiye, dünya çapında itibarlı, birden fazla nihai gıda ürünü markası geliştirebilecek ve yüksek katma değer elde edebilecek iken, basit bir hammadde ihracatçısı olma rolüne razı oluyor ve fındığın baz haliyle satışından elde edeceği düşük kazançla yetiniyor. Ayrıca Oltan Gıda’nın İtalyanlara satılması örneğinde olduğu gibi, Türkiye’nin önemli bir ihracat firmasının varlığı da son bulmuş oluyor

Özetle; binbir zahmetle kurarak geliştirdikleri ve başarılı bir rotaya oturttukları, gelecek için ümit vadeden şirketlerini yabancılara satan işadamlarımız, belki elde ettikleri yüksek gelirle servet yumaklarını sürpriz bir biçimde arttırmış ve kendilerince maddi endişelerden uzak risksiz bir geleceği garanti etmiş, iktidarda ihtiyaç duyduğu dövizi kolay yoldan bulmuş oluyorlar. Ancak bu şirketlerin daha da büyüme, kurumsallaşma ve yenilikçi teknolojileri bünyelerine uyarlayarak dünya markası olma şanslarının ortadan kalkması ve sonuçta ülke ekonomisinin rekabetçi bir nitelik kazanma ve büyüme potansiyelinin sönmesiyle ülkemiz kaybetmiş oluyor.

Artık ülke insanımızın bu hatalı algı ve uygulamaların farkına varması ve gelişmiş dünyaya kafasını çevirmesi gerekiyor. Eğer bunu başaramazsak, gelişmiş dünya ile aramızdaki en az 50 senelik fasıla daha da açılacaktır, bir an önce bu olumsuzluklara son verip “akıl ve bilim” yoluna dönmeliyiz düşüncesindeyim.

begendim
0
Begendim
bayildim
0
Bayildim
komik
0
Komik
begenmedim
0
Begenmedim
uzgunum
0
Uzgunum
sinirlendim
0
Sinirlendim

Yorum Gönder

Yorumlar