Ülkemizin enerji ihtiyacının önemli bir kısmı dışarıdan temin edildiği için sürekli bir döviz ihtiyacı söz konusudur. Bunun temini için yabancı yatırımcıya ihtiyaç duyulmaktadır.
Bir ülkeye yönelik yabancı sermaye yatırımları ikiye ayrılır. İlki; doğrudan yabancı sermaye yatırımlarıdır, ki biz buna kısaca “doğrudan yatırım” diyoruz. Bunlar ülke sınırları dışındaki yatırımcıların ilgili ülkeye fabrika gibi üretim tesisleri kurarak, şube açarak, taşınmaz edinerek (gayrı menkul satın alarak) veya ülkede var olan bir şirketi tamamen ya da kısmen satın alarak yaptıkları yatırımlardır. İkincisi ise “dolaylı” yabancı sermaye yatırımlarıdır. Bunlar ise hisse senedi ve tahvil alımı gibi yollarla gerçekleştirilen portföy yatırımlarını kapsamaktadır, geçici ve kısa vadelidir, bu nedenle biz bunlara “sıcak para” diyoruz.
Doğrudan ve dolaylı yabancı sermaye yatırımları arasındaki üç temel fark vardır. İlk fark; doğrudan yatırımlar kalıcıdır ve uzun vadelidir, buna karşılık dolaylı yatırımlar geçici ve kısa vadelidir. Bu nedenle de dolaylı yabancı sermaye yatırımlarına biraz önce ifade ettiğim gibi “sıcak para” da denir. İkinci temel fark; doğrudan yatırımlar, yatırımcısına yönetim yetkisi vermesine karşılık dolaylı yatırımlar yatırımcısına yönetime karışma yetkisi vermez. Son fark; doğrudan yatırımlar, kârlılığı artırmak için verimliliği artırmaya, dolayısıyla ülkeye yeni bir teknoloji getirmeye veya üretim biçiminde değişikliğe gitmeye dönük değişiklikler yapabilirler. Oysa dolaylı yatırımların yönetim yetkisi olmaması nedeniyle böyle değişikliklere gitme hakkı bulunmamaktadır, sadece kar realizasyonu söz konusudur.
Bütün bu nedenlerle bizim gibi gelişmekte olan ülkeler dolaylı sıcak para yerine, doğrudan yatırım çekmeye uğraşırlar. Gelişmiş ülkeler de ihtiyaç duydukları ve geliştirmek istedikleri sektörlere, benzer biçimde doğrudan yabancı sermaye çekmeye çabalayabilirler, ki buna en güzel örnek teknoloji (yapay zeka, çip, robot, fintech gibi) yatırımlarıdır.
Gelişmekte olan ülkelerin yüksek miktarlı doğrudan yatırımı çekebilmesinin bazı koşulları vardır. İlk önemli koşul; diğer ülkelere göre daha çekici bir ekonomik ortamın bulunmasıdır. İşçi ücretlerinin ve vergilerin diğer ülkelere göre düşüklüğü, yatırımı teşvik eden bazı koşulların bulunması, ülkedeki üretim verimliliğinin yüksekliği, nüfus ve buna bağlı iç talep yüksekliği, potansiyel olarak büyüme eğilimi göstermesi bu alanda ilk etapta sıralanabilecek koşullardır. İkinci önemli koşul; ülkede siyasal, sosyal ve ekonomik istikrarın bulunması gereklidir. İstikrarsız bir ülke, risklerin büyük olduğu bir ülke demektir, ki yabancı sermayeyi en çok ürkütecek konu budur. Böyle bir durumda faizler artacağı, borsada hisseler önce düşüp sonra toparlanacağı için yabancı sermaye, doğrudan yatırım formundan daha garantili ve zahmetsiz olan sıcak para olarak adlandırılan dolaylı yatırım formuna geçer.
Bu temel bilgiler sonrası izninizle şimdi de bu alandaki istatistiklere bakalım. IMF ve Dünya Bankası verilerine göre Türkiye, Ekim 2023 tarihi itibariyle dünyadaki toplam doğrudan yatırım miktarının (1.740 milyar USD) % 0.7’sini (13 milyar USD) ülkesine çekebilmiştir. Doğrudan yatırım/GSYH oranı ise % 1.4’dür. Bu oranın düşüklüğünün nedenini, yukarıda sıraladığım şartların eksikliğinden başka bir şey değildir. Bu oranın % 30’ları geçtiği Singapur ve Hong Kong gibi ülkelerle kıyaslandığında ise hayli gerilerde bir ülke olduğumuz daha bariz ortaya çıkmaktadır. Öte yandan oran olarak % 5’lerde gezinen gelişme yolundaki ülkeler arasında en yüksek doğrudan yatırımı çeken iki ülke Brezilya ve Hindistan’dır.
Avrupa Birliği ile müzakereye başlandığı ilk yıl olan 2006 yılında Türkiye’nin GSYH’si 677 milyar dolar iken, çektiği doğrudan yatırım miktarı 21,2 milyar dolardı (GSYH’sinin yüzde 3,1). Dolayısıyla buradan hareketle AB idealinden kopuşun faturasının ağır olduğunu söyleyebiliriz.
Şimdi de Ticaret Bakanlığı Uluslararası Doğrudan Yatırım İstatistiklerine göre Türkiye’deki doğrudan yatırımlara göz atalım. Türkiye, 1923’den 2005 yılı sonuna kadar geçen 82 yılda 15,4 milyar dolar doğrudan yatırım çekebilmişken, biraz önce ifade ettiğim gibi AB ile tam üyelik müzakerelerine başladıktan sonraki 3 yılda (2006 – 2008) 61,6 milyar dolar çekmiştir. Türkiye’de doğrudan yatırımın 2006-2008 yılları arasında yani AB ile tam üyelik müzakerelerinin en üst düzeyde olduğu yıllarda 20 milyar dolar dolaylarına çıktığını, bunun dışında hayli düşük kaldığını görüyoruz.
Son yıllara baktığımızda ise ülkemize doğrudan yatırımın ağırlıklı olarak gayrimenkul yatırımı biçimine bürünmüş olduğunu gözlemliyoruz. Yani ülkemizin doğrudan yatırımları düşerken, gayrimenkul için getirilen sermaye miktarı artmaktadır. Bu da bize Türkiye’nin son yıllarda uyguladığı ekonomik program ve sosyal yapıyla doğrudan yabancı sermaye çekebilmesinin maalesef ancak gayrimenkul satışıyla mümkün olabildiğini göstermektedir.
Bu veriler ışığında şimdi de izninizle Ekonomi Yönetiminin “rasyonel zemine dönüp yeni bir ekonomi politikası uygulamaya başladık, bu politikanın sonucu olarak yabancı yatırımcıların Türkiye'ye yoğun bir ilgisi var ve yatırımlar artacak” söylemleri ile birlikte son aylara da detaylı göz atmamız gerekiyor. Yani Merkez Bankası’nın açıkladığı son ödemeler dengesi verilerinden yola çıkarak bu politikalar doğrultusunda ne ölçüde yatırım çektiğimize de bakalım.
İlk etapta gördüğümüz şey; yabancılara gayrimenkul satışı olmasa içerdeyiz, yani ülkeye yapılan doğrudan yatırımdan fazla yurt dışına yatırım yapmışız. Ocak-ekim döneminde 7.8 milyar dolarlık doğrudan yabancı sermaye yatırımı girişi olmuş. Bu tutarın 3.1 milyarı (% 34) gayrimenkul yatırımı ve gayrimenkulü düştüğümüzde net giriş 4.7 milyar dolar.
Öte yandan bu 10 ayda 4.9 milyar dolarlık çıkış var. Çıkıştan kasıt, ağırlıkla yurt içindeki yerleşiklerin dışarıda yaptıkları yatırımlar. Yani bu tutarın tümü, Türkiye’de var olan yabancı yatırımların geri gittiği anlamına gelmiyor. 10 aydaki 7.8 milyar dolarlık girişten 4.9 milyar dolarlık yurt dışı yatırımını düştüğümüzde kalan 2.9 milyar. Bu 2.9 milyarın tümü gerçek yatırım olarak görülemez. Bu para ne için gelmiş, ona da bakalım. Gayrımenkül için gelen 3.1 milyar dolar aslında bir yatırım değildir. Yabancıların gayrimenkul alımı tanım olarak doğrudan yatırım sayılıyor, yani bir Rus, bir Iraklı, bir Alman, bir İngiliz gelip Türkiye’de bir konut aldığı takdirde bu Türkiye’de yapılmış doğrudan yatırım sınıfına konuluyor. Doğrudur Türkiye’ye döviz girmiş oluyor, o kadar, ama ortada yatırım sayılabilecek bir durum yok. Çünkü çok uzun tutulmayan yasal satış yasağı bitince çoğunlukla bunlar kar’lı biçimde satılıyor ve para tekrar yurttan çıkıyor.
Sonuç olarak gayrımenkül hariç giriş 4.7 milyar dolar, yurt dışında yapılan yatırımları gösteren çıkış kalemindeki tutar 4.9 milyar dolar, kalan ise eksi 171 milyon dolar, yani içerideyiz, özetle durum bundan ibaret!
Ülkemize yapılan yatırımların hangi ülkelerden geldiğine de bakalım; Avrupa Birliği ülkeleri, yüzde 69’luk payları ile Türkiye’ye gelen yatırım sermayesi girişlerinin en büyük kaynağı. Türkiye’ye gelen yatırım sermayesi girişlerinin ilk beş kaynağı arasında Fransa toplamın yüzde 25’ini oluştururken, Fransa’yı yüzde 21 ile Hollanda, yüzde 16 ile Birleşik Arap Emirlikleri, yüzde 15 ile Almanya ve yüzde 9 ile Birleşik Krallık izliyor. Yani aylarca ve defalarca kapısına gidilip gelinen Arap petrol zenginlerinin verdikleri söylenen sözleri tutmadıklarını görüyoruz.
Ama son dönemde estirilen havaya bakarsanız, Türkiye’ye yatırım yağıyor, yabancılar Türkiye’de yatırım yapmak için adeta sıraya girmiş! Merkez Bankası’nın açıkladığı verilere bakıyorsunuz, ortada hemen hiçbir şey yok!
Hatta bu 10 ayı beşer aylık iki dönem olarak ele aldığımızda ortaya daha da tuhaf bir tablo çıkıyor. İlk beş aydaki yabancı yatırım girişi, ikinci beş aydakinden daha fazla. Düşüşün kaynağı da çok açık; yabancılar ikinci beş ayda gayrimenkul alımını belirgin olarak yavaşlatmış, çünkü ülkemizde konut fiyatları astronomik rakamlara ulaştı ve vatandaşlık için gereken 250 milyon dolar, 400’e çıkarıldı. Gayrimenkul hariç tutularak hesaplanan net doğrudan yatırım girişi ilk beş ayda 41 milyon dolarken, ikinci beş ayda 212 milyon dolar çıkış var.
Öte yandan bu tutarlar, ne giriş olarak bir işe yarar, bir yaraya merhem olur; ne çıkış olarak Türkiye’yi zora sokacak boyutta bir etki yaratır. Sonuç olarak Türkiye doğrudan yabancı yatırım çekmek için öncelikle “istikrar” şartını sağlamak, yani çok yol almak durumunda.
Esasen doğrudan yatırımcı ülkeye gelip yerleştiğinde, öyle bir günde elindekini satıp çıkacak, ceketini alıp gidecek konumda değildir. Onlar daha önce ifade ettiğim gibi başta hukuk ve demokrasi güvencesi arıyorlar. Anayasa Mahkemesi kararlarının uygulanmadığı, yetmezmiş gibi Anayasa Mahkemesi’nin kapatılmasının gerektiği söylenen bir ülkeye de yatırım yapmaya pek sıcak bakmazlar ve “Gün gelir bir ihtilaf yaşar ve mahkemelik olursak, oradan da lehimize karar çıkarsa, ama bu karar uygulanmazsa ne yaparız?” diye düşünürler ve gelmezler.
Yurt dışına yapılan yatırımlara baktığımızda ise ilk 5 ayda en çok yatırım yapılan kalemin, 1 milyar 62 milyon USD’lik yatırımla Türk vatandaşlarının yurt dışındaki gayrimenkul alımları olduğunu görüyoruz. Yani ülkemizdeki tasarruf sahipleri de, ülkedeki istikrarın varlığına ve ekonomi yönetimine güvenmiyor ve birikimlerini daha kar’lı yabancı ülkelerde değerlendiriyorlar. Özetle ülkemiz dışarıdan yana yakıla yabancı yatırımcı ararken, ülkedekini kaçırıyor!
Geriye sadece son dönemde carry trade operasyonu imkanı tanındığı için oluk gibi akan, dünyada en kazançlı yer neresi ise hemen 24 saat içinde tası tarağı toplayıp geldiği gibi oraya giden, serseri diye tabir edilen, kar’lı olduğu sürece ülkede kalan ve güvenilir olmayan “sıcak para” kalıyor. İşte ülkemizde “fon yöneticisi” gibi ülke ekonomisini yöneterek ve büyük bir tantana koparılarak “ülkemize yatırım akıyor” diye söylenen döviz budur. Eğer buna güvenerek “biz artık döviz darboğazı ve ödemeler dengesi krizini aştık” denebiliyorsa ortada bir yanlışlık vardır. Çünkü bu para, kar’ını aldıktan sonra çekip gidecektir ve alıp gittikleri kazanç Türk halkının parasıdır! Etraftan % 7-10 civarında yüksek faizle toplanan borç döviz ise hibe değil, Türk halkı tarafından vadesi geldiğinde geri ödenecektir!
Yapılması gereken ise; ülkemizdeki üretim ve verimliliği öncelikle kendi kaynaklarımızla artırmak, eğer kaynaklarımız yeterli olmuyorsa yabancı sermayeyi “sıcak para” olarak değil, DOĞRUDAN YATIRIM için davet edecek şartları oluşturmak, yani TAM demokratik bir hukuk devleti olma şartlarını yerine getirmektir.
Yorumlar