Ekonominin ana hedefi; toplumun gelir düzeyini (yaşam standardı) yükselterek ve gelir dağılımını adil biçimde tesis ederek o ülkedeki insanları mutlu etmektir. Bildiğiniz gibi ülkemiz vatandaşlarının yaşam standardları Avrupalılardan düşük, ABD ve AB üyesi ülke vatandaşlarından ise epeyce düşüktür. Ancak bizler onlardan çok daha düşük gelir seviyesine sahibi olmamıza karşın, neredeyse Avrupa ülkeleri vatandaşlarının gider maliyetleri ile yaşamak zorundayız, yani yaşam standartlarımız hayli düşüktür. Bu gerçek ortada dururken maalesefki ülkemizde senelerdir iktidar olan hemen tüm siyasi partiler, bu soruna eğilip yaşam standardımızın kabul edilebilir seviyede artmasını yıllardır başaramadılar, hatta mevcut ekonomik problemlerimize daha fazlasını eklediler. Benim düşünceme göre de zaten iktidara kim gelirse gelsin, kişi başı 10.000 dolar geliri olan bir ülkede, serbest pazar ekonomisi ile insanları memnun edemez.
Bunun sebebi bariz biçimde ortadadır, çünkü biz toplum olarak az gelişmiş bir toplumuz ve bu nedenle de sorunlarımızı çözebilecek insanları karar verici makamlara, Atatürk’ün vefatından beri taşıyamıyoruz. Yani ülkemizde bir işi yapmak üzere sorumluluk ve yetki verilen en yukarıdan en aşağıya kadar görevlilerin (bakan, yardımcısı, genel müdür, sıralı yöneticiler vs.) hemen hepsi yapmaları gerekenleri tam olarak bilmiyorlar ve büyük çoğunluğu liyakat sahibi olmadıkları içinde o makamlara layık değiller düşüncesindeyim.
Şöyle yakın tarihimize bir gözatarsak bunu net olarak görebiliriz. Örneğin 20 yılı aşkındır iktidar olan şu andaki parti, “yapacağız, edeceğiz” dedikleri hemen hiçbir şeyi başarmış değildir, hatta 40 yıl önceki iktisadi problemlerin düzeltilmesi bir yana, bunları büyüterek devam etmelerini sağladılar. Mesela milli paramız olan TL’nin bu sürede değerlenip değerlenmediğine bakabiliriz. Gördüğümüz gibi TL yerlerde sürünüyor, nerdeyse Afrika’daki ilkçağları yaşayan ülke paraları gibi en değersiz para olarak listelerde yerini almış durumda. Bu sonucun hiç bir mazereti bence yoktur, birileri istediği kadar “dış güçler”, “Fetöcüler” filan deyip dursun, bunların hepsi insanlara gerçekleri görmemeleri için/kamufle etmek için söylenen algı yönetimi içerikli çarpıtıcı sözlerdir.
Diğer taraftan bilinen bir tarihi gerçek var; Atatürk döneminde başlayan daha çok devletçi “karma ekonomi“ yönetimindeki Türkiye, şaşırtıcı ilerlemeler kaydetti. Atatürk temel olarak özel sektörün finansal veya teknolojik yetersizlikleri nedeniyle başaramayacakları projelerin devlet tarafından yapılmasını tercih etti ve bir taraftan da Vehbi Koç misali özel sektörün gelişmesi için her türlü desteği verdi, son dönemde Rusya’dan alınan düşük meblağlı borcu saymaz isek, tek kuruş dışarıdan borç almadan ülke idare edildi, yatırımlar yapıldı. İnönü ise bu politikalara devamla, devletçi ve devlet destekli özel sektör sistemini devam ettirdi. Temel gaye "Endüstriyel gelişmişlik; yerlilik ve Millilik" idi. Maalesefki ülkemiz, Atatürk sonrasında o dönemin getirilerini tüketmekle meşgul!
Ne oldu ise 1950 seçimlerinden sonra oldu, ABD etkisi ile Adnan Menderes hükümeti “kapitalist” sisteme meyil gösterdi yada buna mecbur kaldı. 1960-1980 arasında ise ülke politikacıları “ithal ikamesi” siyaseti güderek otomobil, kamyon, traktör vs. fabrikaları açtılar ve yabancı sermaye ülkemize çok ciddi yatırım yaptı.
1980’lerden itibaren ise Demirel ve Özal tarafından başlatılan büyük değişim rüzgarı ile, 24 Ocak Kararları açıklanıp “serbest pazar ekonomisi” denilen yönetim biçimi getirildi. Bu dönemde ithal ikameci büyüme stratejisi terk edilerek, dışa açık büyüme stratejisi uygulamaya konuldu ve temel olarak, verimlilikte artış sağlamak ve rekabet gücünün artırılması amaçlandı, bu çerçevede piyasa ekonomisinin kurumsallaşması yönünde adımlar atıldı.
Ancak ne yazık ki o dönem iktidardaki politikacılarımız, bizi ABD ya da Almanya gibi güçlü bir ülke zannedip, iktisat biliminin babası Adam Smith’in ortaya koyduğu temel ilke olan piyasayı, kontrol edecek olan “Invisible Hand/Görünmez el”ine teslim etmediler. Bu arada ülkemize bu düzenin kuralları büyük ölçüde girmiş, daha önce antipatik bir sözcük olan “kapitalizm” ifadesi, ABD tarafından “serbest pazar ekonomisi” ne çevrilmişti. Diğer taraftan bizim gibi, Birleşmiş Milletler tabiri ile “gelişmekte olan ülke” ler devletçiliği (yani hükümetlerin halkın ihtiyacı halinde ekonomiye müdahale ettiği sistem) büyük ölçüde terk etmiş, gümrük duvarları kırılmış ve AB ile Gümrük Birliği anlaşması yapılmış, kapitalist ekonomiye hemen hiç bir hazırlığı olmayan ülkemiz, almak yerine verici bir pozisyona sokularak hassas bir duruma düşürülmüştür. Her ne kadar o dönemde bugünkü gibi devletin nesi var nesi yok satılmamıştır ama, buna yol açılmıştır. İşlerin artık nasıl yürüyeceği tam olarak bilinmediği içinde, el yordamı ve bir ileri iki geri yöntemleri ile işler yürütülmeye çalışılmıştır, ancak ok yaydan çıkmıştır.
Büyük iktisatçı Adam Smith’in “liberalleşme” düşüncesi insanlara iyi geliyordu, ancak bilim adamı sıfatı nedeniyle olmazsa olmaz diye “ahlak” vurgusu yapması ise bizim gibi az gelişmiş ülkelerde hep göz ardı ediliyordu. Nitekim Demirel ve Özal sonrası işler karışmaya başladı, çünkü hükümetlerle Atatürk devrimleriyle tesis edilip kurumsallaştırılmış devlet kurumları pek anlaşamıyordu. Bu nedenle bir türlü “sanayi hamlesi” yapılamadı, çünkü nasıl başarılabileceği bilinemiyordu. Bu yıllar hakikaten kaotik yıllardı ve devlet adamı vasfında da kayıplar vardı. Nitekim yüksek enflasyon oranları nedeniyle değer kaybeden TL, Guinness Dünya Rekorları örgütü tarafından 1995 ve 1996 ile 1999'dan 2004’e kadar en değersiz para birimi seçildi.
Hepimizin bildiği gibi sonraki dönemde sahneye şu andaki iktidar olan siyasi parti çıktı. Muhafazakar, ama kapitalist düşünceye sahiptiler, ana düşünceleri ise “Devlet üretmez, düzenler, üretene destek olur” idi. YTL'ye geçilerek 6 sıfırın atılması sonucunda, liranın birim bazında değeri suni olarak yeniden düzenlendi ve 2005 yılında 1 dolar 1 YTL oldu. Fakat aynı yıl 130 kuruşa kadar çıktı ve orada kaldı, daha sonraki 10 yıl boyunca hafif yükselişlerle sadece 2 YTL’ye çıktı. Sanıldıki bu ülkemizin başarısı, halbuki o yıllarda ABD Merkez Bankasının (Fed) sürekli para basmasıyla dünyada dolar bollaşmış, bizim gibi gelişmekte olan ülkeler, düşük faizlerle istedikleri kadar döviz bulabilecek hale gelmişlerdi, Türkiye’de bundan istifade etti.
Ancak işler dünyada olduğu gibi ülkemizde de iyi gitmedi. 2008 Dünya Ekonomik Krizi ile birlikte küresel piyasalarda yavaş yavaş dolar suyunu çekmeye başladı, zamanında bolca temin edilebilen dolarlarla doğru yerlere yatırımlar yapılmadığı, üretim mekanizmalarının artırılması yerine betona yatırım yapıldığı ve tüketim toplumu yaratıldığı için, ülkemizde işler her geçen gün sarpa sardı ve bugüne gelindi, bildiğiniz gibi dolar 46 TL’ye kadar yükseldi, diğer taraftanda gerek küresel piyasada dolar değerlendiği için gerekse de aşırı borçlanma nedeniyle küresel piyasalarda artık bize kimse kolay kolay borç para vermez oldu.
İktidar serbest pazar ekonomisi uygulanacağını ifade ederek, bu sistemin sadece işine gelen kısmını uyguluyor ve sorunları aşmak için en basit yöntemi tercih ederek ülkede devlet kontrolündeki üretim yapan ve kar’lı hemen her şirket ve kurumu satıyordu. Satış işlemi zaten 2000’li yıllarda başlamıştı, iktidar buna değerli kamu arazilerini de ekledi, eldeki değerleri satmaktan başka bir çıkış yolu bulunamıyordu.
İşlerin bozulmasının ana nedeni, yukarıda kısmen değindiğim gibi seçilen ve/veya atanan siyasi makam sahiplerinin yapacakları iş ile uyumlu ve maalesef yeterli bilgi sahibi insanlar olmamalarıydı. Yabancı sermaye ve yatırım, sanki babamızın oğlu muamelesi gördü ve maalesef hala öyle görülüyor. Hiç bir siyasi, yabancı yatırımcının ülkemize yaptıkları yatırımlar ile bizim ülkemizi değil, kendi ceplerini düşündüğünü idrak edemedi/edemiyor. Size çok spesifik bir örnek vereceğim; İzmit Derince Belediye Başkan adayı olup, seçilemeyen Fikri Işık, Hereke Lisesi'nin bir matematik öğretmeni idi. Öğretmenlikten başka hiç bir tecrübeye sahip olmayan bu kişi, bir dönem Sanayi Bakanı yapıldı, hatta daha sonra Milli Savunma Bakanı bile oldu. Sanayi Bakanı iken yerli otomobil yapmak üzere bir araya gelmiş, otomobil endüstrisinde çalışan kişi, şirket ve üniversitelerden oluşan, 30 paydaşa görüşme yapmak üzere randevu verdi, ama randevuya gelmedi. Yazılı ve sözlü olarak ikaz edildiği halde General Motors’un çöpe attığı SAAB otomobiline 40 milyon Euro verip, “işte size yerli otomobil” diye ülkemize getirdi. Milli Savunma Bakanı iken kırdığı yüzlerce potlara ise hiç değinmeyeceğim. Şimdilerde ise siyaseti bıraktığını, başarılı bir iş adamı, akıllı bir yatırımcı olduğunu duyuyoruz.
Şu önemli bir gerçektir; kapitalist ya da serbest pazar dediğiniz ekonomilerde devlet kapitalden, yani varlıklıdan yanadır. Ana prensip basitçe şudur; sermaye sahibi yatırım yapacak ve üretecek, istihdam yaratıp işsizlere iş verecek, iş sahibi olanda gelirini artırıp tüketecek, tüketilince yeniden üretime ihtiyaç duyulacak, çark böyle dönerek ülke ileriye gidecektir. Bu çarkta emeği ile geçimini sağlayan çalışanlara ne kadar pay düşer, işte kapitalist ekonomide tam o noktada sorun başlıyor. Diğer taraftan bizim gibi ülkelerde vatandaşın babasından gördüğünden ve umduğundan daha fazla bir geliri varsa, adil bölüşüm gibi konuları pek umursamadığı ise başka bir handikaptır.
Sonuç olarak şunu söylemek mümkündür; onyıllarca her cephede savaşıp, masa başında yenilgiyi kabul etmiş bir milletin tüm cephelerde toprakları işgal edilmiş iken, kurtuluş mücadelesi ile empeyalistleri ülkesinden savaşarak kovup, hemen herşeyi yoktan var ederek, kendi kendine yeterli bir iktisadi devlet yaratan bir milletin torunlarının, bu güzelim ülkeyi getirdikleri nokta elem vericidir. Bir an önce bu sıkıntılı durumdan çıkmak gerekir, ancak şu anda zar zor 10.000 doları adam başına aşan geliri olan ülkemizde, serbest pazar ekonomisi uygulamak pek mümkün olmadığı gibi, buradan çıkışta mümkün değildir, daha doğrusu adaletli bir gelir dağılımı temin ederek gelişme sağlamak bir hayaldir. Bu nedenle geleceğin teknolojileri esas alınarak, katma değeri yüksek mal ve hizmet üretimimizi artırarak, tükettiğimizden daha fazla üretir bir toplum haline dönüşmek, bunun için 1920’lerdeki gibi belli bir süre talepkar değil, fedakarlık yapan bir toplum yapısına sahip olmamız gerekiyor. Bunun ön şartıda sanıyorum önce eğitimli, dünyayı tanıyan, öngörü sahibi, kendisine verilen işi tam bilen ve dürüst bir kadronun işbaşı yapması sonrası, yapısal reformların bir an önce hayata geçirilerek, daha demokratik bir toplum yapısı ile, eğitim ve hukuk düzenimizin geleceğe dönük şeffaf ve hesap verebilir bir düzeye getirilmesi şarttır.
Yorumlar