Malumunuz gerek ülkemizde, gerekse dünyada yürütülen politikanın dili ve yüzü değişti ve her geçen gün daha da farklılaşıyor. Son dönemde dünya genelinde yükselişine şahit olduğumuz pek çok siyasi lider (ki ABD Başkanı Donald Trump sanırım bu ailenin öne çıkan en önemli örneği) yalnızca politikacı değil, aynı zamanda kültürel bir figür gibi davranıyorlar.
Bu liderler, çoğunlukla kuralları ihlal ediyorlar, gerçekleri eğip büküyorlar, hiç çekinmeden açıkça yalan söylüyorlar, kendi politikalarına aykırı davrananlara hakaret ediyorlar, hatta kişiliklerini hiç dikkate almadan açıkca alay ediyorlar ve sayısız suistimallerle hep göz önünde bulunuyorlar. Onlara göre ne ahlaki normların, nede diplomatik veya siyasi teamüllerin önemi var, hiçbirini umursamıyorlar. Bu nedenlerle cezalandırılacakları yerde, aksine oy toplayabildikleri kesimler tarafından daha da çok seviliyorlar. Yaptıkları hatalı davranışlar için rakipleri tarafından ortaya dökülen eleştiriler onları zayıflatmıyor, bilakis seçmenleri nezdinde daha da güçlendiriyor. Ne yazık ki destekçileri onların hakikatleri söylediğini, rakiplerinin maskelerini düşürdüğünü, samimi davrandıklarını ve içlerinden birisi gibi olduklarını düşünüyorlar.
Bu liderler, alışılmadık davranışları ile asi ve kural tanımaz imajlarıyla avam çevrelerinden destek toplarken, rakiplerini soğuk ve yapay, kendilerini ise patavatasız ama içten, ya da sert ama sıcak olarak lanse etmeyi başarıyorlar. Seçmenleri için onlar kendileri gibi hem sıradan, hem de bazı tavırları ile sıra dışılar. Fakat şöyle bir gerçek daha var; sıra dışılıklarını ahlaki yahut entelektüel seviyelerinin üstünlüğü iddiasıyla değil, iş bitiricilikleriyle, hatta alt tabakada önem kazanan işbilirlikleriyle (!) elde ediyorlar.
Dahası, bu popüler liderler neredeyse ellerine hoparlör alıp “Yaşasın kötülük!” diye bağırıverecekmiş gibi davranırlarken, dönüp rakiplerini ahlaksızlıkla, yolsuzlukla, sahtekarlıkla suçlayabiliyor, üstelik bunu en yüksek perdeden, kameralar önünde yaparak destekçileri nezdinde güçlerini artırıp, yalan ve iftiralarının toplumda kabul görülerek seçmen sayılarını artırabiliyorlar. Kendileri bu yönde suçlamaların tam merkezindeyken, hiçbir rahatsızlık göstermeden aynı suçlamaları rakiplerine rahatlıkla yansıtabiliyorlar, seçmenleri de bu pişkinliğe hiç itiraz etmiyor. Tam tersine, bu çıkışlar oy topladıkları kitleyi daha da harekete geçirip coşturuyor. Örneğin bu liderler, dün vatan haini ya da düşman ilan ettiklerini, yanlarına aldıkları zaman yüzleri kızarmadan yol arkadaşı ilan edebiliyorlar. Rakiplerini belkemiksizlikle suçlarken, kendileri baş döndürücü manevralar sergileyebiliyor ve yaptıkları kabul edilemez gayrı ahlaki davranışlar, toplumun büyük bir kesiminde istikrarsızlık gibi algılanmıyor. Seçmenleri bu davranışlara prim vererek “liderin bir bildiği vardır” diyebiliyor!
Tüm bu yaşananlar belli kültür seviyesine ulaşmış insanlar dışında kimseyi rahatsız etmiyor, onlar ise “bu nasıl mümkün olabiliyor” diye düşünmeden edemiyorlar! Ve kendi kendilerine soruyorlar; “bu paradoksal sevgi (yada intikam!) gösterisi, korkunç boyutlara ulaşmış istikrarsızlıktaki güven arayışını nasıl sağlıyor ve mantıksal çelişkilerin tuhaf çekimi nasıl açıklanabilir!”
Bence bu kabul edilemez liderlik tipine dair sorulara en anlamlı yanıtlar, ana akım siyaset çalışmalarının ötesine geçen ve daha çok, insan davranışının görünmeyen psikolojik yüzüne odaklanan yaklaşımlardan geliyor. Zira, son yıllarda karşımıza çıkan liderler bildiğimiz klasik anlamda siyasetçilere değil, adeta mitolojiden, masallardan ve popüler anlatılardan duyduğumuz otoriter yöneticilere, hatta Krallara veya Padişahlara benziyor. Dolayısıyla, son yıllarda gerek siyaset, gerek toplumsal yaşamda yükselişini gördüğümüz bu figürleri ve onların çekim gücünü anlamada, temsil ettikleri bu hükmedici yönetici tipini daha iyi çözümlemek ve bu tipin bugün eskiye göre neden cazibesini daha da artırdığını görebilmek önem kazanıyor. “Sanırım insanoğlu daha fazla özgürlük talebi yerine, birilerinin kendileri adına düşünüp karar vermesini daha doğru bulmaya başladı” diye düşünmeye başlanıyor!
Aslında bu lider tipi insanlık tarihinin en eski karakterlerinden biridir. Bu tür insanlar, düzen bozucu, kurnaz, sınır tanımaz ama aynı zamanda cezbedici bir figürdür. Onlar kitlelerin ister istemez yakınlık duyduğu kötü tanımlamasına uygun tiplerdir. Sanırım hepsi de, kurallara meydan okuyan, hem güldüren, hem sorgulatan, hem yıkıcı, hem de açığa çıkarıcı karakterlerdir. Bu karakterler bilinçdışına ittiğimiz karanlık arzularımızın ve bastırılmış öfkemizin sembolüdür. Dolayısıyla, bu figürlere duyulan sempati, aslında insanların bastırılmış yanları ile kurduğu gizli bir ittifaktır.
Bugün görüyoruz ki, bu yönetici tipi popüler bir liderlik modeline dönüşmüş durumda. Son çeyrek asırda dünyanın hemen her yerinde popülist siyasetin yükselişiyle birlikte, bu tür politikacıların da siyasetin merkezine yerleşmiş olduğunu görüyoruz. Bu liderler, mevcut sistemi küçümseyerek alaya alan, düzenin ikiyüzlülüğünü teşhir eden, kuralları kendi lehine eğip büken bir kahraman gibi davranıyorlar. Örneğin Trump’ın seçmenlerine seslenirken söylediği “O kadar çok kazanacağız ki, kazanmaktan yorulacaksınız, yeter artık diyeceksiniz” repliği bu anlamda oldukça tipik ve adeta hazzın emredilerek kazanıldığı bir yapıyı yansıtıyor.
Klasik liderlerden farklı olarak, günümüzün popülist liderleri kural tanımaz ve oy topladığı seçmenlerine maddi olmasa bile manevi hazzı veren kişiler olarak sahneye çıkıyorlar. Kendilerini siyasetin karizmatik kötü çocukları olarak lanse eden bu liderler tam da bu nedenle, hakikati savunan değil, hakikati bir oyun oynar gibi eğip büken, etik ilkelerle değil, sadakatle var olan bir siyasal kültürün oluşumuna rahatlıkla ön ayak oluyorlar.
Bu yaklaşımları aslında sadece bir kişisel mizaç değil, aynı zamanda planlı siyasal bir stratejidir. Bu stratejinin en etkili araçlarından biri, hiç kimsenin temiz olmadığını iddia ederek kendine yönelik ahlaki eleştirileri başkalarına yansıtarak hükümsüz kılmaktır. Bu karşı davranışı tanımayanlar, ilk başta çelişkili bir durumla karşılaşırlar ve şaşırırlar. Ama bu yeni tip liderler, suçların ve suistimallerin merkezinde yer almalarına, bundan da pek gocunur görünmemelerine rağmen, rakiplerini tam da bu suçlar üzerinden hedef alırlar; onlara “yalancı ve hırsız” derler, hatta tahrik ettikleri rakiplerinin kendilerini savunurken sarf ettikleri ifadelerden hareketle peş peşe hakaret davaları açarlar ve zenginleşirler. Bu tabloyu izleyen belli kültür seviyesindeki insanlar sık sık şaşkınlık yaşar, çünkü suçlayan ile suçlanan adeta yer değiştirmiş gibidir.
Fakat aslında şaşılacak da birşey yoktur. Popülist lider rakibini ahlaksızlıkla suçlarken aslında bir ahlaki üstünlük iddiasında bulunmaz, bunun yerine herkesin kirli olduğunu ifşa ederek kendine alan açar. Yani rakiplerini yolsuzlukla suçladığında, bunu kendisinin daha temiz olduğunu göstermek için değil, karşı tarafın da en az kendisi kadar kirli olduğunu ima etmek için yapar. Amaç ahlaki bir hesaplaşma değil, tüm zemini kirletmektir. Böylece artık bu alanda yapılacak hiçbir eleştiri yeterince etkili olamayacaktır!
Yani toplumdaki belli kültür seviyesindeki insanların küçümsediği yeni tip siyasetçi aslında, çifte bilinç hali denen daha farklı bir strateji izler, rakipleri ise paradigmaları nedeniyle bunu bir türlü anlayamazlar. Derler ki “Evet, sistemi ben de suistimal ettim, ama herkes öyle yapıyor. Ben de yalan söylüyorum, ama diğerleri bunu daha sinsi yapıyor” gibi ifadelerle kafaları daha da karıştırıp yeni bir bakış açısı oluşturmak isterler. Sonuçta da suçu meşrulaştırır ve normalleştirirler. Böylece suç, toplumda bireysel olmaktan çıkıp sistemin doğasına ait bir gerçeklik gibi algılanır.
Bu strateji aslında rakiplerinin elindeki ahlaki meşruiyet kartını düşürmenin bir yoludur. Böylece yürütülen siyaset, doğruluk ve dürüstlük üzerinden değil, algı ve sadakat üzerinden kurulur hale gelir. Neticede seçmenler ahlaki kıstaslarla değil, “bizden mi, karşıdan mı” mantığıyla karar verirler. Bundan sonrası işler daha da kolaylaşır, çünkü kutuplaşma derinleşir ve sunulan sahicilik performansıyla, elitist rakiplerine göre seçmenlerinin onlardan olduğu çok daha kolay ispatlanabilir hale dönüşür.
Bu tip liderlik aslında insanlık tarihinde her zaman vardı, ancak bu dönemde daha da etkin hale dönüştüler. Bunun ana nedeni bence son 25 yıla damga vuran ekonomik çöküşler, pandemi, iklim değişikliği ile ortaya çıkan felaketler ve kaygılar ile çatışmalar nedeniyle ortaya çıkan göçler gibi küresel krizlerdir düşüncesindeyim. Bu krizler, özellikle ayrıcalıkları olmayan, kırılganlığı yüksek bireylerin, geleneksel kurumlara olan inancını sarstı. Bu durum devlet kurumlarının, dini kurumların, sınıfsal örgütlenmenin, siyasi partilerin ve benzerlerini etkisizleştirirken, gerçeği ifşa ettiğini söyleyen, sistemle alay eden, sistemi ve onu yerinde tutan seçkinleri yıkıp geçebilecekmiş gibi görünen figürleri cazip hale getirdi. Bu değişim siyasette popülizm dalgasını yükseltirken, bu dalga buna uygun siyasetçileri de taçlandırdı.
Ayrıca odaklanma gücümüzün hızla zayıfladığı, dikkat aralığımızın dakikalardan saniyelere düştüğü akıllı telefonların hayatımıza girdiği 2006 sonrası dönemde, medyatik olan kıymet kazandı ve performans malesef içeriğin önüne geçti. Bugün kabul etmek zorundayız ki sosyal medya, duygusal ve sansasyonel içerikleri ödüllendiriyor, çünkü bunları tüketmek çok daha az bilişsel enerji gerektiriyor. Neticede makul, sofistike ve dengeli içerikler görünmez hale gelirken, en çok dikkat çekenler, en ölçüsüz ve vasat olanlar haline dönüştü. Yeni tip liderler, bu yeni medya anlayışı düzenine kusursuz biçimde uyum sağlıyor. Oy toplayabildikleri seçmenlerinin intikam duygularını coşturacak biçimde eskilere sert ve kuralsız davrandıkları için kendileri otantik figürler olarak markalaşıyor ve yıldızlaşıyorlar.
Bu grubun en tipik örneği olan Trump’ı yalnızca bir politik figür değil, bir reality show karakteri olarak görmek de mümkün. Kabul etmeliyiz ki, Trump’ın performansı, karizması ya da saldırganlığı kadar absürtlüğü de izlenebilirlik üretiyor. Videolarını dünyanın öbür ucundan ve ABD siyaseti hakkında hiç fikri olmayan bireylerin, hatta çocukların bile izlemesi ve paylaşması büyük ölçüde bundan ileri geliyor.
Öte yandan dijital devrimin yarattığı gerçek ötesi (post-truth) çağda gerçeklik algısı da değişmiş durumdadır. Dijital devrim, 20. yüzyılın merkeziyetçi kitle iletişim yapısını temelinden sarsmıştır. Artık toplumun genelinin üzerinde uzlaştığı gerçekler ya da meşru kabul edilen ortak haber kaynakları malesef kalmadı. Eskiden bilgiyi denetleyen, hangi bilginin dolaşıma gireceğine karar veren akademisyenler ve editörler gibi entelektüel seçkinler bugün bu rolü büyük ölçüde yitirmiş durumdalar. Şunu kabul etmek zorundayız; bugün sıradan biri tarafından sosyal medyada paylaşılan dikkat çekici, ama doğru olmayan bir bilgi, işinin ehli bir bilim insanının ya da saygın bir entellektüelin sözlerinden daha geniş kitlelere, daha hızlı ulaşabiliyor ve sorgulamaksızın dikkate alınıyor. Yani içinde bulunduğumuz dijital çağ, bilgi üzerindeki kontrolü seçkinlerin elinden alarak, anti-elitist bir dönüşüm gerçekleştirdi. Bugün artık sanırım her gerçek bilginin karşısına, sahte bir alternatif bilgi koymak mümkün hale geldi. Çünkü insanlar araştırmıyorlar, sorgulamadan kendi düşüncelerine yatkınlık varsa hemen doğru kabul ediyorlar!
Bu ortam objektif gerçekleri değil, duyguları ve algıları belirleyici kılıyor. Popülist siyasetçilerin gerçeği eğip bükme ve bastırılmış duygulara seslenebilme becerisi tam da bu atmosferde onlara büyük avantaj sağlıyor. Örneğin, bu sayede, Trump’ın avukatı yalan söylemekle suçlanan müvekkilini, “gerçek gerçek değildir (truth isn’t truth)” gibi absürt bir cümle ile savunabiliyor. Aynı şekilde Trump’ın yemin törenine katılanlarla ilgili abartılı rakamlar kullanılmasını eleştiren basın temsilcilerine, basın danışmanı “bunlar alternatif gerçekler” gibi bir cevap verebiliyor.
Bu tür politikacıların çoğalması ile kültürün ve siyasetin merkezine iten bir diğer gelişme, yüzeysel hazları teşvik eden bir zevk toplumuna geçişimizdir düşüncesindeyim. Modern toplum, artık bireylerden hazlarını bastırmalarını değil, tam tersine haz peşinde koşmalarını açıkca talep ediyor. Disiplin toplumunun yerini alan bu yeni düzen, bireyin toplum adına fedakarlık yapmasını değil, sürekli tüketmesini, eğlenmesini ve arzularının izinden gitmesini teşvik ediyor. Böyle bir dünyada, yasa koyan geleneksel otorite figürlerinin yerini, doğal olarak hazza alan açan ve hatta hazzı kolektif bir tutkuya dönüştüren liderler alıyor.
Sanırım Trump’ın Kasım 2024’te ikinci kez ABD başkanı seçilmesiyle birlikte sanki sadece bireysel bir figürün değil, bir zihniyetin de küresel zaferi ilan edilmiş oldu. Kuzey Amerika’dan Latin Amerikaya, Avrupa’dan Ortadoğu’ya bu yeni nesil figürler birbirlerine açıkça referans olarak ve birbirlerini destekleyerek küresel bir ittifak görüntüsü de çiziyor, halklarının menfaatini düşünmek yerine, sürekli birbirlerine sevgi içeren emoji atıyorlar!
Ancak şunu da aklımızdan çıkarmayalım; bu ittifakın kendisi de, temsil ettiği karakterler gibi kalıcı değiller, kırılganlıklar taşıyorlar. Trump ile Elon Musk’ın birkaç ay içinde sıkı dostlar konumundan karşılıklı hakaretleşmeye geçmesi, bu oyunun dikiş tutmayan doğasına da işaret ediyor. Çünkü bu tip liderler sadece menfaat peşinde koşarlar, kullanıp attıkları o kadar çok şey vardır ki saymakla bitmez, ayrıca kolektif değil, rekabetçidirler. İktidarı paylaşmaya değil, göstermeye meyillidirler, egoları çok yüksektir ve biri sahnede daha çok alkış almak istediğinde, ortaklık hızla rekabete dönüşebilir, ki Trump-Musk olayı buna işaret ediyor!
Kaldı ki, bu tür liderlerin büyüsü, kuralları küçümsemesine, provokasyonlara ve gösterilere dayanır. Ama bu oyun sürekli tekrar ettiğinde, bir süre sonra etkisini kaybeder. Kural tanımazlık sıradanlaştıkça, izleyici de yorulur. Gerçek sorunlar karşısında çözüm değil, sadece dikkat dağıtan performanslar sunan bir figür, zamanla güven değil bıkkınlık üretmeye başlar. O yüzden bu tür liderler, iktidarda kalabilmek için akla gelebilecek her türlü yönteme başvurarak, mümkün olan en uzun süre liderliklerini sürdürürler. Fakat nihayetinde her şeyin bir sonu vardır, bunları alaşağı eden çoğu zaman doğrudan bir rakip değil, gerçekliğin ağırlığı ve halkın gitgide artan çözüm arayışıdır.
Yine de, bu türlerin cazibesi öyle kolay silinmeyecek gibi görünüyor sevgili dostlar, çünkü onlar zamanın ruhunda da yaşıyor. Yani, bu tür bir lider sahneden çekilse bile, sahne bu role açık kaldıkça, yani ayni olgular tekrarlandıkça ve halklar talep ettikçe bir başkası seyircinin alkışına doğru yürüyecektir. O yüzden hiç aklımızdan çıkarmamalıyız; bu tip politikacılar, liderlik anlayışımızı ciddi anlamda sorgulasalar bile bugünün siyasetinde geçici bir moda değildir. Onları doğru anlamak ve toplumu onların zararları konusunda ikna edebilmek en önemli çıkış noktasıdır, ki sanırım rakip siyasetin en büyük hatası bu noktada! Bu gerçekleşmez ise kitlesel talepleri kapsamanın ve değişimin kapılarını aralamanın imkanı yoktur görüşündeyim. Bunun ötesinde insanlığın geleceği için daha da önemli bir endişe; bu oyunu nasıl daha yapıcı ve daha sonra da kalıcı bir hale getireceğimizdir!
Yorumlar