Ülkemizin sorunlarını çıkmaza sürüklediğini düşündüğüm “ahlak” konusu, bir ülke için en önemli konulardan birisidir ve bu problemleri ancak yüksek ahlaka sahip yöneticiler giderebilir.
Ülkemiz gerçekten çok yorucu bir ülke, bir gün geçmiyor ki, içimizi acıtan bir vaka ile karşılaşmayalım veya içimizdeki adalet duygusu zedelenmesin. Tek bir gün yok ki bir kayırma, iltimas, torpil hikayesi ile karşılaşmayalım, umutlarımız azalmasın.
Maalesef ki içinde yaşadığımız toplumda kişilerle ilgili değerlendirme yaparken çoğu insan; asalet, ahlak, seciye, dürüstlük, tevazu gibi karakterle ilgili nitelik ve meziyetlerinden daha çok, ilk planda göze çarpan; giydiği elbise, arabasının markası, kullandığı telefon ve yüksek perdeden ekabir tavırları gibi dışa yansıyan az gelişmiş insanlara has özellik ve davranışlarına göre hüküm veriyor. Bu durum ilk etapta bizim insanımıza etkileyici gözükse bile, gerçek kişilik özelliklerinin gözardı edilmiş olması nedeniyle, zaman geçtikçe kurulan ilişkilerde, iş ve sosyal hayatta derin üzüntü ve hayal kırıklıklarına ister istemez yol açıyor. Ancak kişiler bunu yaşadıklarında ya doğal olarak kanıksayarak, yada bu örneklerle toplum içinde çok fazla karşılaştıkları için aynı tür olumsuz davranışlara yöneliyorlar. Sonuçta bu döngü sarmallaşarak ve artarak devam edip gidiyor.
Öte yandan maalesef ki çocuklarımıza tek felsefesi çokça para kazanmak olan bir hayat tasavvuru çiziyoruz. Aileden başlayarak eğitim sistemine, medya araçlarından sosyal çevreye kadar hemen tüm yapı ve kurumlar, başarıyı yalnızca en kısa yoldan güç ve makam elde etmeye, maddi statü ve prestij araçlarına sahip olma düzeyine indirgiyorlar. Bol sıfırlı banka hesapları, lüks konut, araba ve yatlardan başka hedefi olmayan zenginlik hayallerini sürekli ve sistemli biçimde toplum kesimlerinin zihinlerine işliyorlar.
Bunun sonrasında gençlerimiz, değer üretmek ve geleceğe yönelik değer zincirleri kurmak ve onları miras bırakmak yerine, maalesef haksız kazanca, rant devşirmeye ve servet yumağını büyütmeye odaklanıyorlar. Sistem kurmak ve sürdürülebilir modeller geliştirmek yerine, sistemsizlikten ve mevcut düzenin boşluklarından yararlanmayı bir yaklaşım ve hareket tarzı olarak benimsiyorlar. Stratejik düşünmek ve planlı programlı hareket etmek yerine, “kervan yolda düzülür” tarzı el yordamıyla yön bulmayı ve kestirmeden sonuca gitmeyi davranış kalıbı haline getiriyorlar. İlkeler ve kurallar içinde hareket etmek yerine, belirsizliklerden faydalanmayı, kaygan zeminde manevra yeteneğiyle iş çevirmeyi hüner sanıyorlar. Sabırla, alın teri ve zihin emeğiyle başarmak yerine, ard düşünce ve fırsat avcılığıyla hedefe ulaşmayı çıkar yol olarak görüyorlar. Hakkından başkasına el uzatmamak yerine, başkasının lokmasını kapmayı marifet olarak görüyorlar. Sorunlara esaslı ve köklü çözümler bulmak yerine, halının altına süpürmeyi tercih ediyor veya günü birlik çözümlerle yaşamakla yetiniyorlar. Bilime, felsefeye, sanata ve maneviyata yönelerek ruhlarını temizlemek ve gönüllerini zenginleştirmek yerine, maddi araçların, şöhretin ve gösterişli hayatın çekiciliğine kapılıyor, kaba ve yoz zevklerin birer esiri haline dönüşüyorlar. Kazandıkları ve biriktirdikleriyle bir türlü tatmin olmuyor, sürekli uzaklaşan bir serap’a ulaşmak istercesine sonu gelmez bir arayışa kendilerini kaptırarak kendilerini mutsuz kılıyorlar.
Sonuç olarak bu döngü içinde maddi kazanç ve servet edinmekten başka bir hedef göstermeyerek, yarınlarımızı emanet ettiğimiz gençlerimizin ufuklarını daraltıyor, ruhlarını çoraklaştırıyoruz. Özetle hep birlikte farkında olmadan geleceğimizi karartıyoruz.
Öte yandan Devlet adına yetki ve sorumluluk kullananların bazıları, hiç kimseden çekinmeden rahatlıkla hakkaniyet ve ciddiyetten uzaklaşabiliyor ve makamlarını kendi çıkarları için kolaylıkla kullanabiliyor. Örneğin sicil amirleri, astlarına sicil verirken tüm memurlarına 90’ın üzerinde puan verip, çalışanla çalışmayanı bir tutuyor ve hiç kimse bu davranışı denetlemiyor, yanlışın hesabını sormuyor. Bütçedeki ödeneği harcayan kamu yetkilileri, hatta apartman yöneticileri bile sadece mevzuatta yer alan harcama kurallarının gereğini yerine getirmekle yetiniyor. Bir harcama veya satınalmanın gerçekte, uygun fiyatta olup olmadığı, yerinde olup olmadığı ve beklenen işlevi karşılayıp karşılamadığı umurunda bile olmuyor. Kamu kurumlarının depoları, gereksiz yere alınmış, kullanım süresi bitmiş, demode olmuş, ne işe yaradığını kimsenin bilmediği malzeme ve cihazlarla dolup taşıyor. Bilgisiz, ehliyetsiz, beceriden yoksun, dalkavukluk yaparak yan gelip yatan kişilerle, verilen her işi en iyi şekilde yapan, gözü işinden başka bir şeyi görmeyen ve bu nedenle de her iş üzerlerine yıkılan personele de aynı ücreti veriyoruz. Hatta terfi sırası geldiğinde, çok çalışanlar yerine ahlakı düşük ve avare elemanları üst görevlere getirip, ahlaklı insanları ekarta ediyoruz. Öte yandan tüm bu olumsuzluklara toplum olarak yeterli tepkiyi vermiyoruz, reaksiyon gösteren bir kaç ahlaklı insanın ise ya sessizce yada fiilen üstüne giderek açıkca pasifleştiriyoruz.
Kısacası, eğitimde veya iş sahasında başarılı olan öğrenciyle çalışanı, başarısız olanla gerektiği gibi ayırt etmeyip, neredeyse herkesi takdir ederek ehliyet ve liyakat gibi hassas bir kriteri ne kadar işlevsiz hale getirdiğimizi ve sonuçta gerçekten ahlaklı ve başarılı olanlara ne kadar çok haksızlık ettiğimizi bilerek ve isteyerek görmezden geliyor, hatta bizlerde farkında olmadan onların safına dahil oluyoruz.
Etrafımızda sürekli rastgeldiğiniz tüm bu vakalar, az gelişmiş insan ve toplum portrelerinden başka bir şey değildir ve nedeni ahlak yoksunluğudur. Aileden başlayarak hak ve adalet duygusundan noksan yetişmiş çocuklarımız, eğitim, sosyal çevre ve iş yaşamında karşılaştığı olumsuz örneklerle bu istenmeyen yetisini pekiştirerek başkalarının hakkını gasp ederek kendine yaşam alanı açmayı marifet saymakta ve ahlak normlarını alt üst etmektedir. Neticede sınırlı sayıda olan, hak ve adaleti, ahlakı ön planda tutan insanlarımız azınlıkta kaldıkları için hemen hiç bir alanda egemen olamamakta, bu olumsuz döngü sürüp gitmektedir.
Toplumu yiyip bitiren ve bir türlü az gelişmişlik sarmalından çıkmamıza engel olan bu önemli sorunsalın çözümü hiç de kolay değildir, hayli bilimsel çalışma, çaba ve zaman gerektirir. Eğer bu olumsuzlukları yok edemezsek, çağdaş dünya ile olan aramızdaki ciddi fasıla daha da açılıp bir şekilde 3. Dünya ülkesine dönüşmemiz söz konusudur.
İyi ahlaklı insanlar; kurulan kişisel ve toplu ilişkilerde, sürü psikolojisinden sıyrılarak muhatabın dış görünüş ve tavırlarından edinilen izlenim ve algıya dayanarak erken bir yargı oluşturmaz, gerçek karakter özelliklerine odaklanır; karşılaşılan olumsuzluklara uygun biçimde reaksiyon gösterir, toplumun bu konudaki bilinç düzeyini artırmak için de çaba sarf eder.
Yorumlar